Gece, odanın duvarlarına ağır ağır çöküyordu. Herkes uyumuştu belki… ama onun gözleri tavana kilitlenmişti. Bacaklarından başlayıp içine işleyen o ağrı, sanki kemiğinin içine ince ince işlenmiş bir sızı gibi durmadan büyüyordu. Battaniyeyi çekse acıyordu, uzatsa acıyordu, kıpırdasa daha çok zonkluyordu.
Yastığını sıkıca kavradı. Sessizce dişlerini sıktı. Çünkü ağlamaya alışmıştı ama ses çıkarmamaya daha çok alışmıştı.
Gündüz söylediğinde herkes aynı şeyi diyordu:
“Abartıyorsun.”
“Bir şeyin yoktur.”
“Gençsin, geçer.”
Oysa kimse geceleri onun nasıl kıvrandığını görmüyordu. Kimse, uykuyla ağrı arasında sıkışıp kalmış gözlerini bilmiyordu. İnsan bazen sadece anlaşılmak isterdi; birinin gerçekten “Canın çok yanıyor değil mi?” demesini… Ama onun acısı, insanların gözünde görünmediği için önemsiz sayılıyordu.