Kişi her sabah ve her akşam tekrar tekrar zihnini öldürüp kaybedecek bir şeyi yokmuş gibi yaşarsa, Savaş Yolu’nda özgür benliğini bulur ve görevini yaşamı boyunca lekesiz yerine getirir.
Yine, akıllı bir adam vardı, ama hep başkalarının yaptıklarının kusurlu yanlarını görürdü. Böylesi, bir ailenin neferi olarak işe yaramaz. Alemin tamamen kusurlarla dolu olduğunu aklınıza sokmazsanız, yüzü çirkin olan bir insanı kabul edemez hale gelirsiniz. İnsanları kabul etmemek iyi insan olmanın özüne aykırıdır. Bunu da bir leke türü olarak düşünmeliyiz.
Başkaları istediği kadar, zamanın ne hain olduğundan yakınsın dursun, ben, zamanın bir zavallı olduğundan yakınıyorum; çünkü tutku denen şey yok onda. İnsanların kafasındaki düşünceler ince ve kırılgan, aynen dantelci kızlar gibi acınası; yüreklerindekilerse, günahkar olamayacak kadar süfli. Böylesi düşünceler belki bir solucan için günah sayılabilir, Tanrının aynası olarak yaratılan insanoğlu için değil. Onların arzuları durgun ve miskin, tutkuları mahmur; görevlerini yerine getiriyorlar bu kılı kırk yaran dar kafalı ruhlar; lakin Yahudilerin yaptığı gibi, parayı köşesinden bir parçacık kes de gör; Yaradanımız ne kadar her şeyi bilip not ederse etsin fark etmiyor, kenarından köşesinden kandırmayı düşünüyorlar onu. Ayıp onlara! Bundandır ki canım hep geriye, Eski Ahit'e ve Shakespeare'e dönmek istiyor. İnsan bari orada konuşanların insan olduğunu hissediyor, orada nefret ediliyor, sevdalanılıyor, düşman öldürülüyor, çoluk çocuğa, soya sopa bela okunuyor, orada günah işleniyor.
Yaşamak için zerre kadar sabır yok bende. Çimenlerin büyüdüğünü göremiyorum, ama göremeyince bakmak da hiç içimden gelmiyor. …Tanrının, mideyi gözden evvel doyurduğu söylenir de, ben bunu hissedemiyorum: benim gözlerim tok ve her şeyden bezgin, ama hala daha açlık çekiyorum.