İnsan iyi ve kötü huyları ile beraber doğar, bunların iyilerinden faydalanır, kötülerini de hayatı boyunca semer gibi sırtında taşır. Her insanın mizacı ve naturası bedeni yaradılışının ve uzvi hususiyetlerinin nasıl değişmez bir ifadesi ise; huyları da ruhi bünyesinin ve manevi yapısının öylece değişmez ve tadil kabul etmez bir ifadesidir.
Kah sırf taklit ile, kah düşünceli bir surette başlayan itiyatlar, zaman içinde tekrarlana tekrarlana yerleşir ve başlangıçtaki şuurunu kaybederek otomatikleşir. Mesela, büyüklerin sağa sola tükürüp sümkürdüğünü gören küçükler evvela buna özenmeye başlar. Bir iki tekrardan sonra, bu tiksindirici hareket onlarda da bir itiyat halini alır... Belalı alışkanlıklar hep böyle başlar. Ve iptila denilen felaketle biter.
Fakat, ruhi varlığımız ve şuurlu bir benlik olmamız itibariyle; muhakkak ki bir saman çöpünden daha başka bir şeyiz: İçinde (Şuur) dediğimiz esrarengiz bir kudret haznesi taşıyan canlı bir uzviyetiz ve bu hızını bu haznenin esrarından alan sayısız fiil ve hareketin süjesi ve failiyiz. Şöyle tasavvur et ki, kainat bir denizdir, biz insanlar ise meçhul bir semte doğru yol almış giden (hayat gemisi) nin yolcularıyız. Dalgaların çırpıntısı ile sallanan geminin içinde biz de sallanmaktayız. Bununla beraber kimimiz kazan ağzında ocaklara kömür atıyor, kimimiz güvertede elleri arkasında gezinip bakınıyor; kimimiz de kaptan köprüsünde önünde pusula, dümen tutuyor...
irade kelimesi ile ifade ettiğimiz ruhi meleke, bir takım fiil ve hareket şeklinde beliren bir kuvvettir. Şu halde onu, her şeyden evvel faaliyet hayatımızda aramamız ve bu hayatın hayret verici büklümleri içinden çıkarmamız lazımdır.