Saf papatya profil resmi
"Ağrımasa bilir miydim, yüreğimin yerini..."
Lisans
1914 okur puanı
12 Eyl 2017 tarihinde katıldı.
  • "İnsan mutlu olmak ister; bu yüzden berbat haldedir."
  • Yatmalıyım artık. Sen ne yapıyorsun, şimdi, şu saatte? Pazartesi, saat gecenin on birinde?

    Franz Kafka
  • Saf papatya paylaştı.
    224 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    "Günahlarından kaçamazsın, emin ol bulur seni."

    1 değil, 2 değil, 5 değil, 7 değil tam 10 aşağılık, yasaların dokunamadığı iğrenç 'zenci'(!)

    Öncelikle Agatha Christie'ye bu kitabıyla başladığım için sevinçliyim. Kitap, akış, kurgu, bağlayış, karakterler, konu, olay ve en önemlisi de mekân olarak olağanüstü bir şekilde hazırlanmış. Birçok polisiye kitapları fazlasıyla şaşalı olur, uzattıkça uzatılır ve sadece belirli bir yerinde gereken hazzı sağlar. Hatta ben o kadar alışmışım ki, On Küçük Zenci'yi sipariş ederken '224' sayfa sayısını görünce buruk bir şey oluştu. Yaptığım polisiye incelemelerin tamamında belirttim ve yine belirteceğim:"Olmazsa olmaz görsel." Bu kitapta ne görüyorum? Bir ada ve su... Sadece bir adamı? Peki ya dalgalar? Biraz daha... Peki ya kulübe? Peki ya yanan ışıklar? Peki ya üçgen biçimdeki ağaçlar? Lanet olası, daha iyi bak! Sanırım... 10 tane ağaç var. Ama ama, bu, bu olağanüstü!

    Dikkatli bakıyor musun?

    Kitap, sadist ve hayatta kanunun ve yasaların el sürmediği, büyük günahlar işlemiş, ölümlere sebep olmuş 10 kişinin farklı yollardan davet alarak adaya gelmesini sağlayarak ve ada içinde oynanan dahice oyun ile zevkin boyutunu aşama aşama yaşatıyor. Peki neden bir ada? Neden zenci yaftalanması?

    On küçük Zenci yemeğe gitti,
    Birinin lokması boğazına tıkandı. Kaldı dokuz.
    Dokuz küçük Zenci çok geç yattı,
    Sabah biri uyanamadı. Kaldı sekiz.
    On küçük Zenci Devon'a gezmeye gitti,
    Biri geri dönmedi. Kaldı yedi.
    Sekiz küçük Zenci odun kırdı,
    Biri baltayla kafasını yardı. Kaldı altı.
    Altı küçük Zenci kovanla oynadı,
    Birinin yabanarısı soktu. Kaldı beş.
    Beş küçük Zenci hukuka merak sardı,
    Biri yargıç oldu. Kaldı dört.
    Dört küçük Zenci denize yüzmeye gitti,
    Birini kırmızı balık yuttu. Kaldı üç.
    Üç küçük Zenci hayvanat bahçesine gitti,
    Birini büyük bir ayı kaptı. Kaldı iki.
    İki küçük Zenci güneşe oturdu,
    Birini güneş çarptı. Kaldı bir.
    Bir küçük Zenci yapayalnız kaldı, gidip kendini astı. Ve kimse kalmadı...


    Dahi adamının bir tekerlemeye, çocukluktan gelme bir sevdasından dolayı oyunu bunun üzerinden başlatıyor. 10 kişi ha? Bunu asla unutmayın:"Şüphe duyulacak kimse kalmazsa, sevdiklerinden başlarsın, onlarda ortadan kalkarsa kendinden başlarsın."

    Suçlular acı çekmeli, acının boyutunu tatmalı, adaleti ciğerlerinde hissetmeliler. Bunu bir gün birileri mutlaka yapacaktır...

    Ben ne diyorum?
    Günahlarından kaçma, yoksa seni bulurum. Günahlarından kaçma, yoksa seni yüzerim.
    Günahlarından kaçma, yoksa seni kemiririm.
    Günahlarından kaç, kacabildiğin kadar kaç, elime düşme.

    Seri katilleri çoğu delildir, çoğu aklını yitirmiştir. Yoksa sen hâlâ dikkatli bakmıyor musun? Dikkatli bakmaya devam etmezsen, gözlerini çıkarabilirim. Akıl sağlığı iki adam satranç oynar biri yenilir biri kazanır. Bu hep böyledir. Peki akıl sağlığı yerinde biriyle, deli biri satranç oynarsa?

    "Ve bir deli, akıl sağlığı yerinde birinden iki kat daha kurnazdır, olmayacak şeyleri düşünebilir." Hamle yapabilir misin? Bana cesaret gösterebileceğini söyle!

    "Neden bu tür kitapları okuyor ve benimsiyorsun ED? Bazen bir deli olduğunu düşünüyorum." Bazen mi? Sahiden üzüldüm. Benimse, benimse, benimse! İblis... Beni bırakma... Raskolnikov, düzelim hepsini...

    "Suç Ve Ceza oldum olası büyülemiştir. Her tür cinayet ya da gerilim romanını okumaktan hoşlanırım. Kusursuz cinayet işlemenin yollarını tasarlamak benim için her zaman bana özgü bir eğlence yöntemi olmuştu."(213)

    D-e-j-av-u!

    Hayat dejavularla doludur. En azından bazıları için...

    Neyse, kitabı özellikle yazarla ilk tanışanlara öncelik vererek bunu alıp okumaları gerektiğini, en azından iyi bir başlangıç olacağını söylemek istiyorum. (U dönüşü?)

    Keyifli okumalar.
  • Saf papatya paylaştı.
    Arkadaşlar merhaba genç kalemler (Genç Kalemler) sayfasında son paylaşılanları okuyup oylamaya katılabilir misiniz? Çok kişinin okuyup oylamaya katılması sonucu daha geçerli, güvenilir, değerli ve mühim kılacaktır muhakkak. İlginiz için şimdiden teşekkürler :) Adil bir sonuç olması dileğiyle...
    http://www.strawpoll.me/17261037
    Tüm yazan arkadaşların kalemine ve yüreğine sağlık ve kazanan arkadaşımız için de şimdiden tebrikler :))
    Ayrıca yazmayı bu kadar çok seven arkadaşlara ışık tuttuğunuz için size de teşekkürler genç kalemler sayfası yetkilileri :D
  • Saf papatya paylaştı.
    6 - Derin Çizikler

    "Sen gitmem gerektiğini söylüyorsun. Kuytu köşede saklı,görmekten mütemadiyen kaçtığın gerçekleri daha ne kadar geriye itebilirsin ki?İçindeki incinmiş çocuğun karanlık çökerken rıhtımlarına vuran dalgalara inat,sana ve senin ruhuna inat baş kaldırışları niye?Görüyorken görmemek,duyuyorken duymamak...Tezatsın!Fazlasıyla tezat."diye bağırdım.


    Elime verdiği kahve fincanını öfkeyle duvara fırlattım. Bardak parçalara ayrılırken elleri beni kontrol edebilmek için kollarımı buldu. Onu ittim. Parmaklarının tenime değmesinden hoşnut olmayan yanım onu itmekten bir parça olsun memnuniyet duyarken soğuk bir gülümseme dudaklarımda belirdi. Öfkesinin sivri dişleri ruhumun ince,hassas noktalarına değmemeliydi. Bu sefer,aramızda şekillenen o görünmez bağ parmaklarının somut varlığıyla sağlamlaşmamalıydı. O bağ kendisini yeniden gün yüzüne çıkaracak bir biçime kavuşmamalıydı. Gözlerim yanarken ve boğazımda kahreden bir kuruluk yükselirken...Avaz avaz bağırıp buradan kaçmam gerekiyordu. Basamakları ikişer ikişer atlayıp kendimi dışarı atmak. Bunu derinlerde bir yerlerde hissedebiliyordum. Ancak hayır!Bir şeylerin kafamda belli bir yere oturması gerekiyordu. Yıllarca bir yerlere tıkıştırıp üzerini örttüğüm bu durumu bir şekilde kökten halletmem gerekiyordu. Duyduğum tiksinti bir dayanak bulmalıydı. Elimde somut bir delil bulundurmalıydım kendimce,onca şeye rağmen...


    "Kendine gel!"diye bağırdı bana. Kirpiklerinin ardına saklanmış kederinin ipi sarkmış,bir akşamüstü havayı kaplayan kömür kokusu kadar kesif,sert bir suratla bana bakmıştı. O an çenesinden aşağıya doğru uzanan,bunu ben yapmıştım,çiziğin kanadığını fark ettim. Kızıllık yavaş yavaş çoğalırken bir adım geriye gittim. Ellerim tutunmak için masanın kenarını buldu. Telaşla,birazda heyecanla. Gözlerimi dahi kırpmadan ona bakmaya devam ettim.


    Korkmadım. İlk defa ruhuma bulaştırdığı korkuya karşı gelip elime aldığım tebeşirle bir sınır çizdim ve asiliğimi belli ettim. Boyun eğmeye niyetim yoktu. Yine,sırf birileri üzülmesin veya birilerinin canı yanmasın diye susup ruhumu kolları derin bir sükûta sürüklemeyecektim. Bu sefer olmazdı. Bu sefer her şeyi bile bile olmazdı.


    "Sana inanmaktan nefret ediyorum!Aramızdaki bu bağdan,bana bir külfet sayılmandan,daima içime bir endişe,bir korku tohumu atmandan...Yeter anlıyor musun!Yarattığın yıkım herkesi etkiliyor. Hayatımıza dokunman bizi mahvediyor. Tam her şey bitti,senden kurtuldum derken sen aniden ortaya çıkıyorsun. Ve ben...Pat diye kendimi bir çukurun içinde çırpınırken buluyorum. Senin ağırlığın altında ezilirken olabilecek en ağır yarayı alarak yeniden çabalıyorum. Bu çok...Zor. Senin gibi biriyle baş etmek için gücüm yok. Beni tükettin. Yarattığın yıkımları onaracağım derken kendimi kaybediyorum. Hiç yapmayacağım şeyler yapıyorum. Ne için?Tatmin olmayan açgözlülüğün ve bana karşı duyduğun nefret yüzünden mi?Şeytan demiştin bana hatırladın mı?Benden tiksindiğini söylemiştin. O halde burada ne arıyorsun?Çık artık hayatımdan. Benden çaldığın onca şeye rağmen bir yüzsüz gibi her defasında kapıma gelme.Sen benden...Sadece git."dedim. Gözlerim yaşlarla dolarken. Sadece gitmesini istiyordum. Sadece,yüce bir gücün onu silgiyle siler gibi çabucak hayatımdan silmesini,yok etmesini istiyor,bunun için içimde vahşi bir arzu duyuyordum. Bu arzunun beni içten içe iyi ve kötü,doğru ve yanlış arasındaki o ince çizgide gezdirdiğinin farkındaydım. Fakat içimdeki o isteğe karşı koyamıyordum. Yok olmasını delice istiyordum.


    "Özür dilerim."dedi bana doğru bir adım atıp. Düşüncelerim yere düşmüş bir bardak gibi aniden dağılıverdi. Sağ eli benden yana hafifçe havalanırken dağılan düşüncelerimin kırıntılarını avuçlarımda tutmak istercesine etrafına bakındım. Bir an onun ne yapmaya çalıştığını algılayamadım.


    "Yaklaşma!"diye bağırdım hızla elimi kaldırıp. Aramızda belli bir mesafenin olmasını istiyordum."Bir şeyi defalarca kez yıkıp sonrasında eski haline gelmesini bekleyemezsin. Bu kaçıncı kırışın,kaçıncı af dileyişin?Hem söylesene,ben seni affetsem bile onlar seni affedecekler mi?Annem,Muhayyel seni affedecek mi?Bir ölüye kendini affettirebilir misin?Bir insanın çocukluğunu geri getirebilir misin? İnsanların ruhlarından çaldıklarını geri verebilir misin? Söylesene! Korkarım buna gücün yetmez. Duvarlarına vurduğun,darmadağın ettiğin insanların dünyalarına fütursuzca girmeye hakkın yok. Olmaz anlıyor musun? Olmaz.Canım şuan ne kadar yanıyor tahmin dahi edemezsin. Sana acımaktan kendimi alamıyorum. İçimi kaplayan o buruk şeyin...Hayır,sana acımayacağım!Sen sana acınmasını bile hak etmiyorsun!"


    Hıçkırıklarım benden bağımsız bir şekilde çıkarken gözlerimi ondan kaçırdım. Geçmişin üzerine çektiğim çizginin benim için bir yabancı bile olamayacak kadar değersiz biri tarafından bu şekilde geçilmesi...Sinirlerimi bozuyor,ruhumun yıllar boyu koruduğu;korumak mecburiyeti hissettiği kuralları bir bir çiğniyordu. Nefret,acı,kin ve düşmanlıkla dolu hislerin damarlarımda çoğaldıkça çoğaldığını;içimde bir çağlayan edasıyla bedenimin gizli boşluklarına aktığını hissediyordum. Bir şey,tanımını koymakta güçlük çektiğim bir şey zihnimi yakıyordu. Bir dua,bir huzur arayışıyla sarsılıyordum. Dik durmak için inat eden aklım sonunda bayrağı kalbime verdi. Yorulmuştuk.Yıllarca,yaşadığımız kaybın izlerini silmeye çalışarak kendimizi içten içe tüketmiştik. İçimde şekillenmesine izin verdiğim çocukluğumun katili karşımda dururken bir başka yaratım olan iç sesimle pes edişimizi somut bir şekilde görmüştük. Biz,derin bir yalnızlığın içerisinde can çekişimizi kabulleniyorduk. Oysaki yıllar geçirir sanıyorduk. Hayır,yıllar hiçbir şeyi geçirmiyordu. Sadece bulanık akan bir suyu berraklaştırıyor,çamurların karın boşluğumuza çökmesine izin veriyordu. Suyumuz berraklaşıyor,olaylar netlik kazanıyordu.Yıllar bizden samimiyetimizi,sevgimizi alıyordu. Ve benden...Zerrelerime kadar benden çok şey almıştı. Sevdiklerim yerine nefretle andıklarımı,güven yerineyse kuşku ve şüpheyi bırakmıştı. Tepeden aşağıya bırakılan kaplumbağalar gibi yere çakılmıştım. Paramparça bir şekilde,ruhumun çürümesine şahit olmuştum. Tek fark bu hissi yok oluştan canlı bir enkaz olarak kalmıştım. Canlı.Her gün yaşayan bir enkaz.


    "Beni dinle. Ben çok-"


    "Pişman mısın?"dedim sözlerini keserek. Yanaklarımdan boynuma doğru akan yaşların rahatsızlığıyla kıvrandım."Buna inanmıyorum. Diğerlerini kendine inandırabilirsin. Beni asla. Senin yüzünden sekiz yıldır mezara gidemiyorum. Senin yüzünden hiçbir adama güvenemiyorum. Yıllar önce attığın tokadı hatırlıyor musun?O zaman da pişman olmuştun. Ben de seni bir salak gibi affetmiştim. Ama o zaman için bir nedenim vardı. Artık o neden yok. Seni affetmem,sana el uzatmam için bir gerekçem yok. Şimdi...Beni dönüştürdüğün bu insandan özür dileme. Çünkü içimde sana dair en ufak bir şey bile yok. İçimde bittin,unuttun mu?Aramızdaki bu bağ bir şeyleri değiştirmiyor."deyip kapıyı gösterdim."Gelme,Emir. Bir daha kapıma gelip benden af dileme. Bende seni affedecek ne vicdan kaldı ne de sevgi. Duyuyor musun?Sen annemin mezarına git. Ankara da işin ne?Kayseri'de ol. Burayı da unut. Beni unut."dedim kazağımın kollarını çekiştirirken.


    "Afra-"


    Hiddetle ellerimi kaldırdım."Sus. Afra yok artık."deyip hızla koridora doğru ilerledim. Çelik kapının kolunu kavrayan parmaklarım metalin soğukluğuyla uyuşurken beynim kaynamış bir havuç gibi kendini salmıştı. Kulaklarım uğulduyor,zihnimde belli belirsiz sesler duyuyordum. Kapıyı açtım. Sessiz bir şekilde gidişini izlerken basamaklardan aşağıya inmesini,apartmanı tamamen terk etmesini bekledim. Sırtımdaki ürpertiyle birlikte,kendimle baş başa...Kapıyı hızla çarptım. Anahtarlar şıngırdarken anahtarlıktaki koyunlar birbirlerine çarpmışlardı. Eskiden olduğu gibi. Acıyla başımı kapıya dayadım. Ellerim titriyor,şakaklarımdan sıcak bir ağrı yayılıyordu. Dizlerimi karnıma çekip hıçkıra hıçkıra ağlarken bu sefer daha bir başka yıkıldığımı idrak ediyor,daha bir toparlanamaz duruyordum.


    Ne kadar ya da ne zamandan beri olduğunu umursamadan öylece saldım kendimi boşluğuma. Yıllar önce odamda solan o menekşe gibi büyük bir kaybın doruklarında ayna misali anılara bakarak kavşaklarımdan geçiyor,her bir toz zerreciğini hatırlamak adına zihnimi zorluyordum. Dağılan benliğime öfkelenmesi,nefret etmesi için bir sebep arıyordum. Sonuç:Hüsran. Yine eski sözler,cümleler kulaklarımda çınlıyordu. Hatırlamak istemediğim ne varsa eteklerime doluşmuş,taş misali ağırlaştırmıştı kollarımı. Dayanamadığımı hissettim. İlk defa dayanamadığımı hissettim.


    Bacaklarım saatler süren bir zorlamanın ardından güç bulup nihayet çuval gibi yığılan bedenimi taşımaya razı geldiğinde kendimi odamdaki çalışma masasının başında dururken buldum. Odaya nasıl geldiğimi bile hatırlayamazken titreyen ellerim köşedeki çerçeveyi buldu. Fotoğraf karesinden gülümseyen dört gözle yüz yüze geldiğim hissine kapıldım. Muhayyel,annem,kardeşlerim...Ve köşede her şeyden habersiz gülümseyen bir adet ben!Şimdilerde kanatları kırık bir kuştan farksız olan zavallı ben...Acıyla inleyerek yatağın ayak ucuna çöktüm. O kareden geriye bir tek benim kalmam,benim şu kahrolası nefesleri ciğerlerime çekmem...


    Acıyla inledim.Salt acıyla.Hiç gelmeyecek yıllarıma.

    Şule Akçay

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • Saf papatya paylaştı.
    5 - GECE BEKÇİSİ

    Kasabanın arkasından gelen bir çığlık sesi gece bekçisini durdurdu. Sesin arkası kesilmiyor ve gittikçe artıyordu. Geldiği yöne doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ağzından çıkan dumanlar sokak lambalarının altında büyük sis bulutlarına dönüşüyordu. Sonunda sesin geldiği yere ulaştığında soluk soluğa kalmıştı. Karşısında kapana kısılmış bir tilki vardı. Ayı kapanı tilkinin bileklerini delip geçmişti. Nasıl da insan gibi çığlık atıyordu. Seneler evvel karların üstünde bulduğu Alakarga’yı anımsadı.
    Ne de uğraşmıştı onu yedirmek ve kendine getirmek için. Kuş küçüktü ve uysaldı oysa tilki öyle mi? Ne kadar yararlı olsa da ara sıra dişlerinin göstererek hırıldamayı ihmal etmiyordu. Yine de çığlığı geceyi bölüyor, belli ki acısı dayanılmaz. Yavaş hareketlerle paltosunu çıkarıp zor da olsa onu sararak kucağına aldı. Beraber yürürken hırıltılar yerini uysal inlemelere bırakmıştı. Eve varıp yemeğini ve pansumanını yaptı tilkinin. Güneşin doğmasına az kalmıştı. Bahçede ona sıcak bir yer ayırıp son kez kasabanın çevresinde dolaşmak için karanlığın içine daldı.
    Döndüğünde tilkiyi bıraktığı yerde bulamamıştı. Oysa yararlı vardı tilkinin, iyileşmesi zaman alacaktı. Kalmalıydı! Belki de çocukları zor bir durumda onu bekliyordu dedi içinden. Hem yoksa neden kapılsın ayı kapanına? İçini rahatlattı. Çok yorulmuştu. Bir sonraki geceye hazırlanmak için kahvaltısını yapıp yatağına uzandı.
    O günden sonra uzun bir zaman sadece karanlığın içinde yürüyen bir adam oldu gece bekçisi. Zaman zaman bir kayanın yuvarlanmasına, fırtına da düşen bir ağacın yıkılmasına yahut bir kurdun ulumasına kulak kabarttı belki. Elinde sadece kırma tüfeğiyle, karanlığın içinde dolaştı durdu.
    O tüfek henüz çocukken bağlanmıştı eline. Annesi doğumda ölmüştü, uzun bir süre babası bakmıştı ona. Yaşı biraz büyüdüğünde ise geri dönmüştü babası, uzunca süre ara verdiği gece bekçiliğine. Babası gece dışarıda olmaya alıştığı için büyürken pek dışarıya çıkarmamıştı onu. Güneşi sadece babası işteyken dışarıda geçirdiği birkaç saatten hatırlıyordu. Geceleri çalışan birini beklemek zordur, evde tek başına uyuyamamaya başlamıştı. Üstelik karanlıktan korkuyordu. Bir nevi o da geceleri nöbet tutmaya başlamıştı. Evin bahçesindeki avlunun nöbetini. Orada babası görülünce çayı ısıtıyor, kahvaltılıkları masaya koyuyor, babasıyla sohbet ederken gelen uykusunun tadını çıkartıyordu. Bir sabah çayın altını yakmaya hazırlanırken kapıda köyün muhtarı gördü. Babası yanında yoktu. Muhtar kapı açılır açılmaz ezberindeki cümleleri ortaya koymaya başladı. Gece çok mu soğukmuş? Kar mı bastırmış? Babası yorulmuş mu? Yürümemiş mi? Babası donmuş. Kasabanın meydanındaki bankta otururken bulmuşlar onu, ilk başta tanımamışlar. Sakalı mı uzamış? En son gündüz vakti oturalı seneler mi olmuş? Babası ölmüş.
    Daha mezarı başında karar vermişti gece bekçisi olmaya. Geçen bir iki gece de anlamıştı ki uyuyamayacaktı. İlk başlarda pekte kötü değildi onun için. Bazen yavru hayvanların yolunu bulmasına yardım ediyor, bazen gelen vahşi hayvanları korkutuyordu. Ama çoğu zaman karanlıktan korktuğundan mı, üşüdüğünden mi yahut bir yere yetişmesi gerektiğinden mi bilinmez. Durmadan yürüyordu. Hoş, hiç boş durmazdı gece bekçisi. İçinden öyle güzel dağlar büyür, nehirler yürür, ağaçlar çıkardı ki şaşardınız. Karanlıkta göremediği herkesi, her şeyi kendi içinde tamamlıyordu. Dünya güzel bir yerdi.

    Kasabalıları sadece günün belirli saatleri görüyor, o zamanlarda ya işlerinden evlerine dönmek için koşturur, ya da sabahın ilk ışığında yola koyulmaktan şikayet eder gibi ayaklarını sürerlerdi.
    Ortalıkta pek sohbet edecek hava yoktu anlayacağınız.Çoğu zaman yüzünü bile kaldıran olmazdı yerden.Gece bekçisi arkalarından bakardı giderken.

    Her seferinde kesinlikle derdi. Kesinlikle öğlen vakti yemeklerini yerken gülümsüyor, şakalaşıyor, birbirlerine uzaktan bağırarak sesleniyorlardır.
    İnsanların üzerine çok düşünmezdi gece bekçisi. Öyle büyük laflar etmezdi. Kimsenin duruşunda yahut oturuşunda bir mana aramaz, bu en olmadık saatlerdendir der, yürümeye devam ederdi. Oysa bir gece, havanın aynı, soğuğun yine insanın iliklerine kadar işlediği, durmadan yürümeye devam ettiği bir gece. Karanlıkta gördüğü bir insan siluetinden çok etkilenmişti. Kasabaya gece vakti birileri yaklaşıyor diye korkup tüfeğine sarılmış, karşısındakine doğrultmuştu. Durur durmaz üşümeye, elleri titremeye başlamıştı. Üstüne korkuda eklenince gözleri karanlığı seçemez hale gelmişti. Tüfeği elinde hızlı adımlarla gördüğü şeye yaklaşmaya başladı. Çocukken okuduğu, duyduğu bir sürü hikâye vardı kasabayla ilgili. Geceleyin herkes kendi evinde ısınırken çocuklarını korkutmak için hikâyeler anlatırdı. Çocukken en çok o korkmuştu anlatılanlardan. Çünkü her zaman başrolünde babası vardı. Artık o kişi kendisiydi ve biri gerçekleşmek üzereydi. Hikâye yaratacaktı. O an anlatılacak olmak hoşuna gitse de korkuyordu. Ürkek adımlarla yürümeye devam etti. İnanılır şey değildi. Gecenin en karanlık olduğu vakitte, bir adam elinde bavuluyla kasabanın dışına doğru yürüyordu. Orası çok farklı bir dünya ve tamamen karanlıktı. Yanan gece lambaları yoktu. Bekleyen bir gece bekçisi yoktu. Koruyan köpekler, sığınabileceğin bir ev yoktu. Adamın yürüdüğü yer kasabanın dışıydı.
    Durduğu yerden gizemli misafirinin dışarıya olan yolculuğunu izlemeye devam etti. Adam gece uykusundan mı uyanmıştı? Acaba uyumadan önce neler düşünmüştü? Karısı ve çocukları var mıydı? Haber vermiş miydi? Canı sıkkın mıydı? Hiç birinin cevabını bilmiyordu. İlk kez karanlığın bilinmezliği altında ezilmişti gece bekçisi. Ekecek, sulayacak güzel fikirler bulamamıştı.
    Ertesi gecelerde de durmadan onun hakkında düşünür olmuştu. Yürürken kendini kasabadaki evlerin pencerelerini izlerken buluyordu. Meraklı, dışarıya bakan bir çift göz arıyordu. Işıkları açık, rahatı kaçmış bir ev yoktu. Adam yalnız olmalıydı yoksa ardından biri kesinlikle bakardı. Sonra bu yüzden çıktığını düşündü evinden. Birini arıyordu.
    Bir sabah postacı başka bir şehirden bir mektup bırakmıştı kesin. Mektup başkasınaydı ama adresi onun eviydi. Kendine hâkim olamayıp, açtı mektubu adam. Güzel cümlelerle birleştirilmiş bir hüzün vardı mektupta. Kadının çocukları hastaydı, kocası ölmüştü ve amcasından yardım istiyordu. Mektubu ara ara açıp okumaya devam etti. İşinde yorulunca ya da kahvaltısında doyunca iç cebinden çıkartıp okumaya başlıyordu. Birkaç ay sonra başka bir mektup buldu kapısında, yine aynı kadından, amcasına gönderilmiş. Sonra amcasının eski ev sahibi olduğunu fark etti. Öleli çok olmuştu. Oysa kadın hala hayattaymış gibi ona yazmaya devam ediyor ve anlatıyordu. Belki de öldüğünü biliyordu da inanmak istemiyordu. Kadın denize ağzı kapalı bir şişe gönderiyordu. Kadın dua ediyor ve duasını bir tek o duyuyordu. Bir mektup daha geldi, biraz rahatlamışlardı. Oğlanlardan küçük olanı iyileşmiş, ayağa kalkmaya başlamıştı bile. En son mektupta kopmuştu bütün olay. Kadın cenaze daveti göndermişti amcasına, bu sefer hüzün dolu anlamlı uzun güzel cümleler yoktu. Sadece ne olur diyordu kadın. Ne olur gel, sana ihtiyacım var. Uzun uzun düşünmüş en sonunda dayanamamış, gece uykusundan kalkıp gitmeye karar vermişti. Hiç konuşmamışlardı. Kadın gözlerinden tanımıştı adamı. Çocuk mezara yerleşmişti çoktan, üstü kapanmıştı. Eller sıkılmış, kimse kalmamıştı. Mezarın başında sessizce oturdular.
    Adamın gece vakti kasabanın dışına olan yolculuğunu daha iyi anlamıştı. Gerçekten de gitmek zorundaydı. Yoksa evin kapısını bir daha kontrol edemeyecekti. Mektuplar kesilecek, elindekiler ise cebinden çıkarken eskiyecek, yırtılacak, yitecekti. Yine de gece bekçisi için bu iki insanın karşılaşmasından sonra hiçbir şey aynı olmayacaktı.
    O geceden sonra birçok farklı sese koşar olmuştu gece bekçisi. Bir seferinde ormanı kolaçan etmek için uzaklaşırken kasabadan öksüren bir devin sesini duymuştu. Büyük bir gürültüyle hareket eden bir şey vardı. Sesin geldiğin yöne vardığında büyük ışıklı gözleriyle bir kamyonun kasabayı terk ettiğini görmüştü. Haftalar sonra köyün tepesindeyken başka bir öksürük sesi duymuş, koşmamış, durduğu yerden ışığın gidişini izlemişti.
    Kısa zaman sonra kasabada değişik bir şeylerin olduğunu keşfetmişti gece bekçisi. Dikkatle dağları izliyor, evlere bakıyor, ormanın içini inceliyordu. Her şey aynı gibiydi. Fakat geceleri dolanırken yahut sabaha karşı kimseyi görmez olmuştu. Evlerin bahçesindeki arabalar, kağnılar, atlar yoktular. Ahırlardan hayvan sesleri gelmiyordu. Sanki kasabanın üstüne bir ölü toprağı serpilmişti. Hoş bu duruma alışıktı, o her zaman baykuş ve çekirge sesinden, gecenin derininden gelen uğultudan başka bir şey duymamış, karanlıktan başka bir şey de görmemişti. Fakat artık neyi koruyordu? Kasabada eski ışıklar yoktu, evlerin içinde sobalar yanmıyordu. Kabanın ortasında elinde kırma tüfeğiyle babasının öldüğü bankın yanından geçiyordu. Sonra durdu birden. Artık soluklanmasının vakti gelmişti. Karanlık korkutmuyordu. Tüfeğini yere bıraktı. Banka oturdu.


    Fatih Ergün

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • Saf papatya paylaştı.
    4 - Zifiri

    Gözlerim kör benim.
    Merdivensiz büyümüştüm ben.
    Hep yere en yakn.

    Sahi toprak ne renk!
    Yerin adı kokusu Bende mevcut,
    Ama ismi siyah hep.

    Uydurmuyorum bunları,
    Mesela
    Beyaz kağıda siyah gök Nasl yapılır bilmem;
    Çünkü siyaha siyah yakışıyor hep gözümde.

    Yine mesela uçmak var fikrimde,
    Veya mutluluk ve bir de hiç bilmediğim duygulardan aşk var.
    Işte bunlar renk veriyormuş bakışlara,
    Masallarm söylemişti bunu.

    Yine mesela uçmak diyince mavi oluyormuş rengi duygunun,
    Ben de siyah.

    Göz kapaklarımn beni kapattığı odadaym,
    İçerisi karanlk,
    zifiriyi bilmem ben,
    Ben de hep siyah...

    Yuşa

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • Saf papatya paylaştı.
    1 - Ölü Taklidinde Yusufçuklar

    1
    Kelebekler uçtu
    Yuvasında karıncalar.
    Bir küçük çocuktu,
    Dün ile kandırıp
    Yarını elinden aldılar.

    Sert kaya ucunda
    Yosun kokulu umut.
    Habersiz yıldızlara baktı,
    Kahve gözleri doldu
    Uykuya susayarak.

    2
    Rayların sıcaklığında
    Bozuk paralar.
    Hoş bir armağandı
    Tehlike sirenlerinden
    Arta kalan.
    Hatıralara saplanıp
    Hiç harcanamayan.

    3
    Bir haberci gibi
    Rüzgar geldi güneyden
    Yüzüne kar gibi
    Kara kor gibi gelen.

    Uykuya çekildi balıklar.
    Bir sabah,
    Mevsimler göç etti
    Kuşların kanatlarında.

    4
    Yusufçuklar uçmaya başladı
    Karıncalar çıktı yuvadan
    Bir büyük çocuktu
    Dünü unutup
    Bugünü eline aldı.

    KaDiR SeFa

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • Saf papatya paylaştı.
    3 - Pamuk Şeker

    Zihnim pamuk şeker makinesi misali dönüyor... Ama bu dönüşten hiç de rahatsız değilim çünkü pamuk şeker tadında bir şeyler dökülecek parmaklarımdan. Bunu hissedebiliyorum. İlham perim kanatlarıyla yanaklarımı okşuyor, bazen tüyleri burnumu gıdıklasa da sesimi çıkarmıyorum. Hafiften hapşırma isteği geliyor ama hapşırırsam pamuk şekeri daha olmadan dışarı kaçırmış olacağım. Beni öldürebileceğini bilsem bile tutuyorum. Bir çubuğa sarmalı şimdi artık. Aklıma kalemim geliyor, sağa sola bakınıp kalemimi arıyorum. Tam karşımda dikilen, dünyalar tatlısı kız çocuğunu geç de olsa farkediyorum. Bal rengi gözlerini üzerime dikmiş, kemik çerçeveli kırmızı gözlüğünün ardından ne yaptığımı anlamaya çalışıyor. Parmak eklemlerinin çukurlarını belli edercesine yumuk elleri var. Kalemim de elinde bu arada. Farkedince biraz kızıyorum, makine ısınmak üzere ve benim de pamuk şekeri artık çıkarmam gerek. Kalemimi vermesini istiyorum, ama o buna yanaşmıyor ve alnımı hafiften kırıştırmama rağmen, vermek istediğim mesajı almamış görünüyor. Kalemimi geri verirse, onunla pamuk şekerimi paylaşabileceğimi söylüyorum. Bu onu ikna edebilir belki, ne de olsa çocuklar pamuk şekere bayılırlar. Ama nafile, bu yumurcak hiç de oralı olmuyor. Sonra birdenbire "Bu yaşta pamuk şekerle ne diye uğraşıyorsun ki?" deyiveriyor. Sorusu, başkası sormuş olsa beni sinirlendirir, soranı da bir güzel paylayıp pişman ederdim ama gözlerine baktığımda, o çocuksu saflığı gördüğümden yumuşayıveriyorum. Pamuk şeker bile yanımda sert kalırdı artık. Az önce alnımı kırıştırdığım için mahçup oluyorum ama buna aldırmamış bile. Çocuklar böyle şeylerin üstünde pek durmazlar çünkü kalpleri kinle kirlenmemiştir henüz. Bu sevimli yumurcağın kalbinin kinle hiç buluşmamasını diledim o an, umarım dileğim kabul olur. "Pamuk şekerin yaşı olmaz ki." diye başlıyorum ama gözlerinden, cevabın tatmin edici olmadığını anlayıp devam ediyorum. "Bazı insanlar büyümeye meraklıdır ve büyümek isteğiyle bir şeyleri farkında olarak terk ederler. Bazıları ise farkında olmadan yitirirler bu güzellikleri ve farkettiklerinde onlar da büyümüşlerdir. Sayıları az da olsa bazıları da bu güzelliklerden asla vazgeçemezler. Ceplerinde yumuşak şekerlemeler taşırlar, pazar günlerini lunaparka gitmek için ayırırlar, leblebi tozu bile yaparlar. Bazıları da benim gibi pamuk şeker yapıp yerler. Şimdi anladın mı neden senden kalemimi istediğimi?" "Anladım fakat sana kalemini geri vermeyeceğim." diyor kayıtsızca ve ekliyor. "Ben senin pamuk şeker yapmanı değil pamuk şeker olmanı istiyorum." Zaten cümlesiyle afallamışken bir de ani bir hareketle yanıma yaklaşıyor, yanağımı öpüp kaçıveriyor. Arkasından koşmayı istiyorum ama nafile. Hareket edemiyorum, gözlerimi ellerime çeviriyorum ve hayretler içerisinde kalıyorum. Ellerim şişmeye ve pembeleşmeye başlamış! Kollarıma doğru yükseliyor pembelik ve tüm vücudumu sarıyor. Baştan ayağa pembeyim artık. Sonra zihnim bulanıklaşıyor, kuş gibi hafiflediğimi hissediyorum. Son idrak kırıntılarımla farkına varıyorum ki artık ben bir pamuk şeker olmuştum. Sevimli kızın dileği gerçek olmuştu.

    Post Mortem

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • Saf papatya paylaştı.
    Merhaba Arkadaşlar,

    #38356874 tarihinde düzenlemiş olduğumuz Genç Kalemler Veda Etkinliği ve özüyle de bir vedadan çok Genç Kalemler Vefa Etkinliği kapsamında #39227973 bir yol çizdik. Yolumuz, kalemlerinizle de inancımızın paydasını daimi olarak taşımaktadır.

    Düzenlemiş olduğumuz bu etkinlikte 75 Okur arkadaşımızın katılımı olmakla birlikte, tarafımıza 34 yazı gönderilmiştir. Ve bugünün de söz verdiğimiz akşam olan tarihiyle de bu 34 yazıdan 10 yayını seçmiş bulunmaktayız.

    https://www.strawpoll.me/17261037

    Sizlerden isteğimiz, yukarıda Anket dahilinde bulunan Katılım Listesi ve bu katılımlar doğrultusunda Genç Kalemler sayfamızda yayınlanmış bulunan yayınlara korumaya çalıştığımız adil çerçeveden uzak bir karar vermemenizdir. Bir okur vardır, hakkında hiçbir bilginiz yoktur. Lakin yazdıkları en iyi yazıların dahilindedir. Bir okur vardır, dostunuzdur ve bu kişiyle kıyasladığınızda arasında ciddi bir fark vardır. Bahsettiğimiz tam olarak bu. Her kişinin 1 oy kullanma hakkı olmakla birlikte, beğendiğiniz yayın doğrultusunda bu yayınımızı ayrıca paylaşarak destek olabilirsiniz.


    Etkinliğimiz (25.01.2019) tarihi gecesinde son bulacaktır. Ve bu kararımızı vermemizin öncül gayesi geniş ve adil bir çerçevede katılım sağlamaktır.

    Seçilen arkadaşları tebrik ediyor, başarılar diliyoruz.


    Saygılarımızla
    Genç Kalemler
  • Saf papatya paylaştı.
    2 - MELEKLER GİBİ

    Evlerin de hikayeleri vardır, biliyorum. Bazen çok sevdiğin birini özler gibi tutkuyla dinlersin o hikayeyi. Bazen hiç yokmuş ve aslında hiç olmamış gibi için burkula burkula..
    Zamanında ne kadar mamur olsan da, unutulunca tükenip gidiyorsun belli ki. Merdivenlerden çıkıyorum, etrafı kavun kokusu sarmış.. Ki babaannem çok severdi. Bir de uzun hava başlıyor radyoda. Dedem biraz daha açıyor sesini..
    Kapısı kilitli, pencereleri karanlık, içerisi buz gibi bir sessizlik dolu olan bu ev, seneler vardır ki böyle yalnız. Ayakta mı, yıkıldı yıkılacak mı belli değil. Zamanın çektiği cilanın arkasında, her şey o kadar canlı ki aslında...
    ...........................
    - Gelmedin yine.., diyor.
    Kafamı okuduğum kitaptan kaldırıyorum gülümseyerek. Üç somyalı bu ahşap odada, bahçeye bakan pencerenin önünde oturuyor babaannem.
    - Kim gelmedi babaanne? Dedemi mi bekliyorsun?, diyorum.
    Dedem öldü yıllar önce diyemiyorum. Beklemek boşadır bazen diyemiyorum. Sen de iyice tuhaflaştın ha diyemiyorum...
    Bakışlarını bana çevirince binlerce göçmen kuş havalanıyor içimde. Yeşil gözleri ne zaman beni bulsa kendimi çırılçıplak hissediyorum. Düşündüğüm her şeyi ; noktasına, virgülüne kadar anlıyormuş gibi geliyor.
    - Gelmedin yine.., diyor.
    Kitabı kapatıp yanına gidiyorum, sarılıyorum ellerine.
    - Gelecek mi babaanne?, diyorum.
    - Gelecek, diyor, deden öyle söyledi..
    Ah, diyorum içimden, sorgulamadan kabul ettiğimiz, inanmadan yaşadığımız, dokunmadan sahip olduğumuzu sandığımız öyle çok şey var ki..
    - Peki babaanne, diyorum, anlat bana, kim gelecek? Çay hazırlayayım ona, yemek yapayım. Belki uzun yoldan geliyordur, acıkmıştır..
    Gözlerimin ta içine bakıyor ; bu sefer de sen beni anla, der gibi. Öyle güçsüz hissediyorum ki kendimi..
    Başlıyor anlatmaya...
    ....................
    "-Hasan.. Çay vereyim mi sana, dedim.
    Cevap vermedi.
    Önüne sıra sıra dizdiği tütün demetleriyle uğraşıyordu. Çinkoya çarpan yağmur damlalarının gürültüsünde, başka bir aleme dalmıştı sanki.
    - Arada su vermek gerekir, diyordu sessizce. Hafif nemli olmalı ki güzel kıyılsın. Ah bir de şu kolcular olmasa.. Bir götürüp satabilsem bunları kasabada.. Sonra doldurup getirsem sana.. Şekermiş, bulgurmuş.. Ne istiyorsan..
    Ocaklığın yanındaki diğer demetleri de çekip koyuyordu önündeki tütünlerin üzerine. Süpürgeyi kovaya daldırıp çıkarıyordu. Damlaları serpiştiriyordu sonra. Bir daha.. Bir daha.. Göz kararı, yetene kadar.
    Bir koku boğazıma düğümleniyordu benim. Tütün mü, çaresizlik mi, fakirlik mi.. Seçemiyordum pek..
    - Hasan, dedim tekrar, çay vereyim mi sana?
    - Olur, dedi.
    Kendi bile zor duyuyordu sanki sesini. Ne zaman yüreği kabarsa, nefesi içine doğru büyürdü böyle. Konuşamazdı, bölünürdü, ufalırdı..
    - Yarın sabah çıkarız yola, dedi. Öğlen olmadan kasabada oluruz. Görüştüğüm dükkanlar var, vakitlice vardık mı iş tamamdır. Sonra ne eksikse dersin sen bana. Canın ne isterse dersin..
    Gözlerimin içi bayram yeriydi.
    - Olur, dedim, çıkarız. Ama kolcular? Ya farkederlerse tütün götürdüğümüzü? Nasıl saklarız, nasıl ederiz? Ya ararlarsa çıkınımızı?
    - Ben düşündüm, dedi Hasan.
    Daha da bir şey demedi. O sustukça anlamadım ben. Ama sormadım. Bazen bilmemek, daha iyidir bilmekten. Bazen özellikle duymak istemez insan.
    Sabah oldu çabucak. Keşke hiç olmasaydı..
    - Tamam, dedi Hasan. Her şey hazır, koy şu kundağın içine Zeynep 'i. Sıkı sıkı da sar şöyle. Tamam, oldu işte. Hadi gecikmeyelim..
    Birlikte çıktık yola. Zeynebim küçük ama kundağı büyük.. Kalbim deli gibi çarptıkça ona daha sıkı sarılıyorum. Korku mu, heyecan mı.. Bir şey kemiriyor içimi.
    Kasabaya varıyoruz. Ciğerimin köşesi uyuyor hala.
    - Hasan, diyorum. Melek gibi uyuyor, değil mi?
    - Evet, diyor. Melek gibi..
    Dükkana giriyoruz. Kapının eşiğinde bekliyorum. Beklemek çok nankör kızım. Bekledikçe saatler yıllara döner bazen.
    Uzun uzun konuşuyorlar. Sonra Hasan bana dönüp, getir hadi, diyor. Demeseydi keşke..
    Zeynep uyuyor.. Melek gibi.. Ancak melekler böyle uyur.. Tezgaha yatırıp, içine tütün sardığımız kundağı açıyorum. Oldu işte, kolcular farketmedi bile.
    Zeynep uyuyor.. Melek gibi.. Ancak melekler böyle uyur.. Hiç uyumasaydı keşke.
    Kucağıma alıyorum, açmıyor gözlerini. Ölümün başladığı yerde tükeniyor nefesim. Gözlerim şaşkın, ellerim çaresiz..
    Zeynep uyuyor.. Melek gibi.. Hiç uyumasaydı keşke..
    Ürpertiler son çığlıklarını savururken taş yüzlü kaldırımlara, kaybettiğim her şeyi gömüp ıssız mekanlarına bu kasabanın, indirip perdeleri gözlerimden.. Kıpkızıl bir mahşer yerine uyandım sonunda.
    Yandım sonunda!
    Kolaysa toplayın küllerimi avuçlarınıza.. Bu susuşlardan ölüm bakışlı bir Zeynep verin bana kolaysa..
    Zeynep.. Uyuyor.. Melekler gibi..
    Zeynep.. Uyuyor..
    Zeynep.. Gelecek! "

    Liliyar

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • Saf papatya paylaştı.
    10 - Terhin Çiçeği

    Saçlarının tasvirinden bir türkü söyle
    öyle uzun,
    uzak öyle,
    Anka'nın boynunda küle dönsün her sözcük
    sen yudumlanmamış türkünü söyle
    teninin esrik gölgesini tutuşturan poemi beste yap boynuna
    bir sırrını ver şehvetinin
    erkek ve kadınsı yanları olsun
    Pandora'yı kıskandırmalı senin türkün
    Zeus'u çıldırtmalı,
    boynundan asmalı,
    boyuna aşmalı tanrı yaratımlarını
    dudaklarında bir mısra susamalı yüzüne bir erkeğin
    saçlarında şehvet
    saçlarında aşkın tarifi
    saçlarında aşkın keşfedilişi olmalı
    vurgun yemeli her beste bundan
    her tasvir yüzünden olmalı
    bir beyaz kadının asaletini
    bir siyah kadının horgörülmüşlüğünü taşımalı her sözcüğü

    saçlarının tasvirinden bir türkü söyle
    öyle ki;
    hiçbir rengi lanetlememiş olsun keşfin.

    Kajin

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • Saf papatya paylaştı.
    9 - Otoban

    Çıplak ayak bir yolda olma kaygısı ile
    Halat zincirlerle menzile varıyorum.
    Platon'u düşünüyorum,
    Tözden kastını.
    August'un zaman teoremini.
    Aristo'yu ideliyorum.

    Bir kabilenin içinde süt;
    Kahveyle pişirilmiş ve ekmek batırılmış.
    Koca taifeyi görüyorum.
    Cem edilmiş, mimiksiz suratlar,
    Çizgileri oluşmamış orta yaş adamlar.

    Bir küreyi masamda çeviriyorum.
    İtalya'ya varıyorum;
    Cinque Terre.
    Hayır, Allah'ım Ligurya'da yaşayamam.
    Luganda'da seni unutmaktan korkarım.
    Men edilişlerden de.

    Bir binanın gökyüzüyle selamlaştığı
    Bulutlar biçimsiz gelir.
    Otobanlar geniş,
    Gövdenin ve bacakların uzandığı
    Topraklar dar gelir.
    Geniş bir ayna isterim Rabb'im;
    Bir müminin gönlünden akan yaşla
    Biruni gibi aksinden güneşi gösterecek.
    Rabbim otobanlar geniş,
    Bir selam gönderiyorum sana.,
    O geniş yeryüzüne,
    Karınca misali tüm ümmete
    Ve zürriyet-i Âdem'e.

    Küre-i Arz'dan dünyaya,
    Biliyorum yanlış ama dönüyorum.
    Masamdaki kitabın fesleğen dalından ayracına
    Bir dalın vazifesine göz gezdiriyorum.
    Kuşluk için gecikmeden
    Pencereden;
    "Uyan" diyorum.

    Uçmayı unutuyor bütün kırlangıçlar,
    Ali Kuşçu'nun talimini hiçe sayarak.
    Bir devenin sırtındaki pire haya ediyor;
    Edeben huşu içinde davranarak.

    Tool dinleyerek bir masada
    Ve dünyayı parmak ucumla döndürürken
    Kainat kitabını okuyorum.
    Rengarenk, rayiha içinde, ezgilerle dolu;
    Kadife, tırtıklı yüzeyler, ıslaklık
    Berk, ışıl ışıl şeyler.
    İran'da duruyorum.
    Pers İmparatorluğunda,
    Urmiye'de bir yudum su içiyorum; şor.
    Alamut Kalesi'nde oturup bir ihtar bekliyorum.
    İmam Rıza'ya varıp
    Tak-ı Bostan'a geçiyorum.

    Çıplak ayakla bir yolda olma kaygısı ile
    Halat zincirlerle menzile varıyorum.

    Dilek

    https://www.strawpoll.me/17261037
"Ağrımasa bilir miydim, yüreğimin yerini..."
Lisans
1914 okur puanı
12 Eyl 2017 tarihinde katıldı.
2019
5/8
63%
5 kitap
736 sayfa
1 inceleme
206 alıntı
114 günde 1 kitap okumalı.
En çok okuyanlar'da 864. sırada.

Kütüphanesindekiler 26 kitap

  • Gurur ve Önyargı
  • Kafka Okur Sayı 33
  • Larende
  • Monna Rosa
  • Toprak Ana
  • Çizgili Pijamalı Çocuk
  • Sahip Olmak ya da Olmak
  • Hayat
  • Hayır Demeyi Bilmek
  • İyi Hissetmek

Beğendiği kitaplar 51 kitap

  • Dönüşüm
  • Ben Sana Mecburum
  • Dokuza Kadar On
  • Sevdadır Şiirler
  • Tepedeki Ev
  • Kargalar Meclisi
  • Hasretinden Prangalar Eskittim
  • Leylim Leylim
  • Gelmiş Bulundum
  • Ba