Bir askeri ateşe, Mahmut Muhtar kolordusunun savaşını izlemek için Sarayköy’e kadar ilerlemiş, fırtınaya kapılmış bir balıkçı teknesi gibi bu kargaşaya karışmıştı. Balıkçı, kayığını nasıl dalgaların akıntısına kaptırırsa o da kendisini firarilerin akışına bırakmış, gecenin bir kısmında geri çekilen insan sürüleri arasında o da karmakarışık ilerlemişti. Bana olayı şöyle anlattı:
“Bu genel bir ölüm gibiydi. Hayatım, beygirimin ayaklarına bağlıydı. Savrulup düşmüş olsaydık, ikimiz de yerimizden kalkamazdık. Ben de dizlere kadar cılk çamura batar kalırdım.”
Bu subay açlıktan bayılacak hale gelmişti. 24 saat zarfında ağzına iki çikolatadan başka bir şey koymamıştı. Son tedbir olarak kaputunun cebinde bir ekmek kabuğu saklamıştı. Sabah oldu. Subay hayvanını durdurdu. Bitkin bir halde ekmeğini çıkardı. Eyerin üstünde yemeğe hazırlandı. Fakat ansızın yanı başında yolun kenarında şafak aydınlığında daha da kararmış ovada serilen cesetlerden daha uçuk benizli bir yaralı gördü… Yaralı doğruldu. Öylesine yalvaran bir tavırla elini uzattı ki, süvarinin yüreği parçalandı. Elindeki ekmeği, son yiyeceğini, ağzına götüremedi. Bu zavallı yaralının avucuna koymak istedi. Ama o anda at şahlandı ve ekmek çamurlar içine düştü.
O sırada yaralı kendini yere attı. İnsan kanıyla karışmış çamurlar içinde kalan bu ekmeğe benzer parçayı yakaladı ve bir anda ağzına götürdü.
On yıllık harbin önemli neferlerinden, Babaeskili, asker, diplomat, milletvekili Rahmi Apak'ın hatıralarını okudukça bol ödüllü bir filmi izlerken aldığım hazzı, okuduğum cümlelerde hatırladım. Samimi ve sade anlatımı ve yorumlarıyla okuyanı peki ya sonra dedirten ama tüm anlatılanların yaşanmış olduğunu düşündüğünüzde içinizde uyanan o garip duygu… ifade etmek zor. Kendilerini, hayatlarını bu ülke ve millet için feda etmiş bir neslin o güzel insanları ışığınız bol olsun. Aynen şöyle diyor: “Biz, ne kadar bencillik bilmeyen bir nesil imişiz. Başkasının rahatını, zenginliğini kıskanmak bilmediğimiz gibi, başkası yaşadığı halde bizim ölmekliğimizden de şikayetçi değildik. Demekki bizim o zamanki nesil böyle imiş.”
Akşamleyin, bir büyük köy veyahut bucak merkezinde kaldık. Geceyi kapalı bir yerde geçirmek için bir Bektaşi tekkesine girdik. Tekkenin semahane denilen geniş ibadet salonunun döşemesi tahtadan. Henüz seyyar karyolalarını muhafaza eden bizim üç sınıf arkadaşı bu karyolaları kurdular, yatak ve battaniyelerini açtılar, soyunup yattılar. Benim hiçbir şeyim yok, kuru tahta üzerine yastıksız uzanmak da pek rahat bir şey değil. Tekke şeyhinin makamında serili parlak ve çok büyük bir koyun postu var. Ben de postun üzerine uzandım. Arkadaşlar, bir sigara paketinin ortasına bir de mum diktiler. Ölü bir ışık içinde uykuya daldılar. Bende kolumu yastık yaptım gözlerimi kapadım.
Bir iki dakika sonra birisi geldi, kolumu dürttü: “Efendi burada yatma kalk....” bu, tekkenin hizmetçisi imiş: “Neden?” dedim: “Burası şeyhin postudur, iyi değildir, seni burada uyutmazlar” dedi: “Haydi yahu, git işine. Ben uykusuzluktan ölüyorum. Alayın sırası değil” diye cevap verdim, adam da uzaklaştı. Öyle amma, galiba içime de bir kurt girmiş olmalı. Tam kendimden geçmek üzere iken birdenbire birisi saçımdan bir tutam yakalayarak çekmesin mi. Fırladım, kimseler yok. Arkadaşlar karyolaların
da uyuyorlar. Mum, titrek ve soluk ışığıyla yanmakta devam ediyor. Hay başıma gelenler. Bu herifin telkini sinirlerime geçmiş demek. Tekrar gözlerimi kapadım. Dalayım demeye kalmadı, birisi kuvvetlice kulağıma asıldı ve çekti. Hemen doğruldum, meydanda kimse yok. Arkadaşlar derin uykuda. Mum yanıyor. Tekke hizmetçisi bu işi yapamaz. Arkadaşların da şaka yapacak halleri yok, şakanın da zamanı değil. Şeyhin ikinci manevi marifetine de aldırış etmedim. Tekrar kafamı koluma dayadım, gözlerimi yumdum. Tam kendimden geçmek üzere iken bu defa birisi yanağıma öyle şiddetli bir şamar attı ki, uyanınca şamarın acısının devam
Kırçova, ahalisi Bulgarca konuşan bir kasabadır. Buranın Müslümanları yani Türkleri de Bulgarca konuşuyorlar. Ertesi sabah, ileriye atılmış bir Sırp kıtası Kırçova’da bize yetişti ve saldırdı. Zayıf bir kuvvet imiş, topçusu da yok. Tümenin bir kısım kuvvetleri kasabanın kuzeyinde bu düşmana karşı muharebeye girdiler ve iki saat kadar süren bir çarpışmadan sonra Sırplıları geriye püskürttüler. Kırçova ahalisi kendi silahları ile askerin yardımına geldiler ve en ön hatta kadar ilerleyip bizimle birlikte savaştılar. Bulgarca konuşan kasaba kadınları, ellerindeki testilerle: "Asker voda, asker voda . . . " diye bağırarak en ileri hattaki askerlere ve kendi kocalarına su taşıdılar.
Erkeği ve kadını büyük bir kahramanlık misali veren bu Kırçova halkını, öğleden sonra terkederek Manastır istikametinde geri yürüyüşe devam ettik ve bu vatanseverleri kendi mukadderatlarıyla başbaşa bıraktık.
Ordunun en zayıf yeri tümen, alay ve tabur kumandanlarının kabiliyetsizliği idi. Türk Ordusu Sultan Hamid zamanında savaş gücü olarak yetiştirilmemişti. Orta komuta heyeti savaş mefhumunu hiç bilmiyordu.