Rumlar, kendilerinde çok bol olan yaşama sevincini, sanki boca ediyorlardı İstanbul’un üstüne. Biz Türklerin başlıca kusuru doğuştan hüzünlü olmamızdır bence, onlar ise doğuştan neşelidirler. Türk sarhoş olunca, ya ağlar, ya kavga çıkarır. Rum ise, sarhoş olunca, oynayıp şarkı söyler.
Bir hastaya ağır hastalık ihtimalini anlatırken:
Şimdi kadına bakıyor ve karşımda ikiye bölünmüş birini görüyordum. Gözlerinde bir umut ışığı parlayıvermiş, sonra hemencecik sönmüştü. Bir kez daha göz yaşlarına boğuldu ve karanlık bir gölge gibi gitti. Başının üstünde sallanan bir giyotin vardı artık...
Çok emek verip iyileştirdiği bir hastası geliyor:
Ancak bir gün tekrar geldi. Elinde bir bohça vardı; yaklaşık iki kilo yağ ve iki düzine yumurta tutuyordu. Büyük bir mücadele verdikten sonra yağı da yumurtaları da almadım. Bununla da çok gurur duydum, gençlik işte. Fakat daha sonra açlık çekmek zorunda kaldığım devrim yıllarında gaz lambamı, kadının kara gözlerini ve parmaklarıyla ezilen, üstü terlemiş altın renkli tereyağını az anımsamadım.
Güz akşamları uzundu. Doktor dairesi şömineyle ısınıyordu. Etrafta çıt çıkmıyordu, yeryüzünde bir tek lambam ve ben varmışız gibi geliyordu. Bir yerlerde hayat hızla akıyordu. Burda ise yağmur yağıyor, pencereleri dövüyordu.