Kendimi yalnızca takvim yapraklarını yırtmakla oyalanan bir çocuğa benzetiyorum. Bildiğiniz gibi değil, günlerle dargınlığım bir türlü bitmedi burada; beni sürekli akreple yelkovan arasına sıkıştırdılar, zevk aldılar bundan. Sizin bu topraklara bağlılığınızı hiç anlayamıyorum, anlayamam da. İnsan mutsuzken sadece kendisine bağlanır, insan mutsuzken hep tanınmadığı bir yer aranır kendisine.
Son anda anlamışlardır ki; yukarıda güneş bütün zalimlikleri unutturacak kadar parlak, ay gecenin cinlerinin yarışamayacağı kadar rahvandır. Evet. dünya belki çalılıklarla doludur, ama hayatta olmak zaten bunun için bir zafer değil midir? Dünyaya meydan okumanın biricik yolu, o çalılıklar arasında kendine bir yer açmak için dünyada kalmayı başarmaktır. Doğan her çocukta, alınan her nefeste, her buluşmada ve ayrılıkta ne kadar çok sır saklıdır. Eğer insanlar o sırlardan yalnızca birkaçını kavravabilseler, göreceklerdir ki; gök ve yer coşku dolu bir şenlik için her an hazırda beklemektedirler.
Bunun en büyük kanıtı, kendilerine kıymaktan son anda vazgeçebilenlerin gözlerine doluşan o büyülü ışıltıdır. O büyülü ışıltının söylediği şudur: Yaşamak ve inanmak güzeldir...
Heyecanını yitirmiş her kent, hatıralarıyla avunurdu; hatıralarını çoğaltır, onları biçimsizleştirir, yeniden şekillendirir, bir yerden sonra kendini hatıralarından ayırt edemez olurdu. Kendine kendini anlatan ve kendinden kendini dinleyen kentlerdi bunlar. Hepsinin de sonları kaçınılmazdı: Hatıraları tarafından hatırlanmak. Bir de böyle kentlerde yaşamın tek düzeliği zamanla bazılarının ruhunu fazlasıyla pıhtılaştırır, o pıhtılaşmış ruh, sahibine olmadık bir son hazırlardı.