Yusuf Ö. profil resmi
37 kütüphaneci puanı
586 okur puanı
26 Eyl 2016 tarihinde katıldı.
  • 168 syf.
    Rus bir yazarla tanıştım: ( Mihail Bulgakov )

    Kitabın vurucu başlangıç cümlesini okuyarak başladığınızda( #22852226 ) birden kendinizi 1915’in o olağandışı ve sıcak savaş dönemine tezat oluşturacak şekilde dönemin oldukça soğuk Rusyasında buluyorsunuz. Anlatımı o kadar sade, esprili ve sonuç odaklı ki o atmosferden kitap boyunca çıkamıyorsunuz. Sanki bir köy doktorunun yanına bir sandalye çekip gelen envai çeşit insanla siz de ilgileniyorsunuz. Kitap başlangıcından itibaren gerek dönemin şartları gerek mesleğin zorluğu ve gencimizin tecrübesizliği olsun her satırda sizi esir alan duygu: Korku. Evet tam olarak korku. Bu korku, sadece mesleki olarak değil, bir morfin bağımlısının kendiyle mücadelesi, kışın en zor zamanlarında tabiat, hayvanlar ile mücadele, bolşevik isyanı döneminde askerler ile mücadele gibi çok daha kapsamlı olaylarda işleniyor. Sayfalar ilerlerken, Aman Allahım bu ters doğum ne zaman gelecek? Ya da - hiçbir röntgen cihazı vs. olmadığı bir kasaba sağlık ocağında - Nolur bu geceki kapı vuruluşu Fıtıktan dolayı olmasın!! gibi serzenişler ile korkuya ortak oluyoruz. 'Hah bu sefer paçayı kurtaramayacak!!' Dediğiniz çok an olacak.

    Her şey bir yana aylar, ayları izlerken fakültesini yeni bitirmiş, 23 yaşında bir çaylağın teoride öğrenmiş olduğu bilgileri nasıl pratiğe dönüştürdüğüne tanık oluyorsunuz. Tabi ki bu dönüşüm söylerken kolay olduğu kadar yaparken ise gayet zordur hele ki tek başına iseniz. Tek başınalık’ı şöyle açıklamam gerekirse Köy Hekimi deyince aklınıza her şeyin bir arada bulunduğu bir kasabadaki ocak olarak gelmesin. Çünkü şehirden haberleri alabilmek için gazete bulmak için bile yolların kapalı olduğu kış şartlarında 4- 9 km yol gitmek gerekiyor. Yani bu Sağlık Ocağı Birkaç kasabaya aynı uzaklıkta ıssız ve gerçekten 'tek başına' bir yapı.

    Kitap ilk kez farklı başlıklı bölüm, bölüm olan yazıları 1926’da Meditsinskii Rabotnik (Tıp İşçisi) dergisinde yazı dizisi olarak yayımlanmış. Yazarı sevdiğim ve diğer kitaplarını okumak istediğimden araştırdığımda, 200 sayfalık Can yayınlarından Genç Bir Köy Hekimi’ni ( https://1000kitap.com/...ir-koy-hekimi--25937 ) gördüm alıntılara baktığımda ise benzer yazı dizisi olduğunu fakat benim okuduğum 157 sayfalık Türkiye İş Bankası Yayınlarından çıkan Genç Bir Doktorun Anıları ( https://1000kitap.com/...torun-anilari--31065 ) olarak çevirisini daha çok beğendim. Başka ne gibi farkları var bilemiyorum. Ancak benim okuduğum kitabın dizi ismiyle aynı olduğunu görmüş oldum, A Young Doctor's Notebook.
    Kitabı okumadan çok daha önce izlediğim A Young Doctor's Notebook’tan bahsedecek olursam( http://www.imdb.com/title/tt2164430/ ) kitaba -anılara- kesinlikle bağlı kalınmamış ve oradaki genç doktoru hiç sevmemiştim. (Dizi spoileri içerir) Sevmeme nedenlerim ise doktorun karakteri o kadar kötüydü (bağımlı - sadece arzularının esiri olup, mesleğini düşünmemesi) yeminine bağlı kalmayıp hemşiresi ölürken bile yatağında bırakıp kendisinin başka hülyalar peşinde koşması vs. Demem o ki 'Diziyi İzlemeyin, Kitabını Okuyun!' Çünkü kitapta ana karakter hiç böyle değil hatta gayet de başarılı, çalışkan ilmin peşinden giden bir tablo çiziyor. Hatta Frengi Hastalığı için köylerde yaptığı araştırma ve çalışmalar, cehalete karşı açtığı savaş takdire şayandır.

    Ayrıca ismi Genç Bir Doktorun Anıları olduğu için bir çekinceniz varsa bilmediğim terimler kullanır mı acaba diye yanılıyorsunuz, örnek verecek olursam Murat Menteş'in Korkma ben Varım’ından( Korkma Ben Varım ) bile daha az tıp terimi mevcut kitapta, zaten az bir polisiye-cinayet romanları okumuşsanız rahatlıkla alışık olduğunuz terimlerdir bu az olanlar da. O dönem ki tedavi şekli de şimdiye göre çok farklı ve kısıtlı olduğundan çoğunlukla her gelen hastaya verdiği tek ilaç vardı ona bakmak içimden gelmişti ismi; Kafur :)
    Kafur: Bir bitkiden elde edilen kristaller. Eskiden kalp ve kan dolaşımı rahatsızlıklıkları, öksürük, üşütme, bronşit, ve balgama karşı kulanılırmış. Uyarıcı etkisi ile kalp, beyin ve solunum sistemini etkiliyor imiş.

    Son olarak kalemini çok sevdiğim sadece ilk 4-5 sene hekimlik mesleğini yapmış daha sonra tamamiyle bırakıp edebiyata yönelmiş yayınladığı eserleri ihtilalden sonra öldüğü zamanlara kadar yasaklanmış Bulgakov’u okumaya devam edeceğim. Peki ya siz?
  • 156 syf.
    (Süprizbozan içerebilir.)
    Bir hayata karşı duran, hayatın amacı ile ilgili sorunu olan adamla tanıştım Bay C., kendine Aylak diyor bazen de Mirasyedi. Onu tanımak istersek bir konuşmasında yakalayabiliriz.
    ‘’- Sizi birine benzetiyorum galiba, dedi
    Gözleri koyu maviydi. Sigarasını attı.
    - Babamı tanır mıydınız? Diye sordu.
    - Bilmem ki adı neydi?
    - Unuttum, dedi.’’

    Kitabın başlarında yazarın cümlelerine pek alışamadım ve içine giremedim diyebilirim cümleleri anlamak güç ve birbirinden bağımsızdı, sanki bir şey anlatmıyor da sadece harfler yazıyordu. Tırnak içerisinde yazdığı çoğu şey karakterlerin söylediği değil aklından geçen düşünceleri idi mesela. Neyseki daha sonra hatta kitabın sonlarına doğru Bay C.’yi tanıma, onu bu şekilde yaşamaya iten sebeplerini anlamaya başlıyoruz ve olaylar yaşandıkça daha akıcı, yalın ilerliyor. Bay C.’nin her sıradanlığı her yapmacıklığı her şehir insanına yaptığı eleştirileri, aslında bizler de hayatımızın bir zamanında düşünmüş veya yapmışızdır.
    Ama Yabancı’daki Meursault kadar kayıtsız gelmedi bana Bay C.. Kayıtsızlıktan ziyade bir arama içgüdüsü kendi gibi bir ruh eşini bulma çabasındaydı. Eşinde aradığı şey ise herkesi, her şeyi geride bırakıp sadece kendi olarak yanında bulunması idi. Ve ne zaman buna yaraşmayan bir hareket karşıdan görse orayı olduğu gibi bırakıp gidiyordu. Meursault ne kadar ölüme karşı fikir beyan edip o konuda ‘’kayıtsız''lığını ortaya koyuyorsa bunun Bay C.’deki tezahürü daha çok cinsel anlamdaki düşüncelerini beyan etmesi idi. Kitapta geçen kumsal, deniz gibi sahnelerde de yine Camus’un Yabancı kitabını hatırlattı, belki de bu iki karakteri benzettiğimden böyle geliyor bilemiyorum.
    Dilenci ile geçen diyalog da beni baya gülümsetti. :) Bay C. o kadar iyi bir gözlemci ki dilencinin bir ara sigara içtiğini görüyor saklayarak. Sonraki bir zamanda dilencinin yanına gidip sigara istiyor. Tabi içmediğini söylüyor sıkılarak. Sanki dilenciler sigara içemez gerçeğini eleştiriyle karışık anlatıyor bizlere.
    Son olarak kitaptaki karakteri okumak için sağlam bir psikoloji gerekiyor gerek alışkanlıkları olsun gerek şimdiki hayatına yansıyan çocukluk çağındaki gördüğü patolojiye varan bazı olaylar olsun gerek de yer yer rahatsız edici cinsellik unsurları içeren sayfalardan dolayı ortaokul ve lise çağında okunmamasını tavsiye edebilirim.

    Okumalarımız daim olsun..
  • 424 syf.
    Bu sıralar aslında okuduğum kitaplar başka olmasına rağmen, Ankara yolculuğunda havanın kararmasıyla araçtaki ışıkların sönmesi, elime normal kitap alamayacak olmamdan ötürü açtım ve başladım e-kitaptan okumaya ‘Korkma Ben Varım’ı. Murat Menteş’in kendine has tarzını Dublörün Dilemması ile tanımıştım. Fakat bu kitap cümleleri ile beni oldukça gülümsetti diyebilirim.Yolculuğu gayet keyifli hale getirdi :)
    Menteş'in uslubü romana giren her karakterin ağzından hayata kendi bakış açısından, olaylardaki tutumunu, neden yaptığını anlatması çok ilgi çekici. Hem ilerisi için tahmin edilemez hem de hangi karakteri sevdiyseniz bir de onun ağzından dinlemiş oluyorsunuz yaşadıklarını :) Bu yüzden bu romana polisiye demek biraz haksızlık olur, cinayetin ortasındayken bir anda tam bir aşk betimlemeleri, mektupları ile bile karşılaşabiliyorsunuz. Benim en çok ilgimi çeken Fuat Atıf Tufa’dan Gönül İşleri Bakanlığı'nı dinlemekti, güzel bir haya gücü ve kıvrak bir zeka. :) Her karakterin ağzından olayları en avantajlı tarafları da çeşitli insan psikolojilerini anlamak, fazlaca insan tanımak sanırım. Kesinlikle Dublörün Dilemması'ndan daha çok sevdim bu romanını.
    Yazarın tıp bilgisi de dikkatimi çekmedi değil, atropinler, botulinum toksini, afaziler, lobotomiler, trakeostomiler daha aklıma gelmeyen binbir çeşit terimleri gayet doğru şekilde kullanmış. Bir diğer dikkatimi çeken özellik ise tarih öğretmeni Şebnem Şibumi anlattığı her günden takvim yapraklarında olan eskiden bugünde neler olmuşu yazması. Yani her karakterin anlatışı kendine has bir başka bir kitaba konu olacak kadar farklı bunu da sevdim. :)
    Son olarak görece daha ağır ya da farklı konularda kitaplar okuyorsanız yanına alternatif, eğlencelik bir roman olarak gayet güzel ve okunası, keyifli okumalar :)
  • 120 syf.
    Tarık Tufan'ın okuduğum ilk eseri 'Bir Adam Girdi Şehre Koşarak' oldu. Kitap tam 118 sayfa birer ikişer sayfalık, birbirinden bağımsız denemelerden oluşuyor ki okuması çok kolay. Kitaba ''İlk Söz'' olarak 'Yakama yapışan cümleleri yazdım' diyerek başlamış. Her sayfasından aynı oranda etkilenmesem de bilinmeyen açılardan bakmış çoğu konuya. Kâh okuduğu kitapların yazarları ile monolog yapıyor, Kâh şehre bir atla giriş yapıp park ediyor onu, Kâh aklı bir gazete haberine takılı kalıyor :) Hepsinin bütününde bakıldığında nerede bir acı, fakirlik, acizlik, haksızlık, gayri insani değerler varsa onlara veya düzenin doğrudan kendisine bir serzenişte bulunuyor aslında. Diğer kitaplarının da böyle denemeler mi olduğunu merak ediyorum desem yeri var. Keyifli okumalar :)
  • 128 syf.
    Evvet gelelim incelemesine..
    1000Kitap'ta karşıma çıkan, almayı düşündüğüm bir kitaptı yazarı tanımıyor idim daha önce. Tek nefeste okunabilecek 7 hikayeden oluşuyor ''Olduğu kadar güzeldik'',124 sayfa. Kitabı aldığım gibi kitap ismini alan hikayeden başlamak istemiştim ama bu isimli bir hikayesi olmadığını anlamam geç oldu :) Gerçekten çok samimi bir dille ailelerimizde yaşanılan olaylardaki hissettirdiği duyguyu o kadar iyi anlatmış ki ben yazara Duygu Betimleyicisi ismini verdim. Öykülerin çoğuna hüzün hakim ama tebessüm ettirdiği bir hikaye de var ki o da ''Dayımın Avrupa'ya kaçırılışı''dır :) Beni en çok etkileyen ise son 7. ''Stoper'' hikayesidir babanın yaşadığı ve çevreye verdiği ''Kendini kapatma, set çekme'' etkisi, insanı çok yaralıyor.
    Son olarak açıkçası ilk başlarda okuduğumdaki argo, biraz da küfür dilinden hoşlanmamıştım ve ayrıca tabiri caizse bana uzak, kendi mahallemden olmayan bir yazar olmasına rağmen sevebildim sanırım.
    Edebiyat severler, 90lar esintisi isteyenler eminim sevecekler. Ama ben daha önemsediğim öğretici, didaktik bir tarafı da yok diyebilirim kendi adıma, karar sizin :)
  • 160 syf.
    Bir haftasonu Maraş’a gitmemden ötürü şehrin havası üzerime sinsin diye kendisi Maraşlı olan güzel adamlardan Rasim Özdenören’in ''Yeniden İnanmak’’ kitabını almıştım. Bitirmek bugüne bir berat gecesine nasip oldu. Çok değil 160 sayfa.
    Öncelikle kitaptaki Rasim Bey'in dilini oldukça sevdim çünkü ara ara Camus, Dostoyevski, İmam gazali, Malkolm x, Mevlana, Satre , Nietzsche gibi yazarların öğretilerinden bahsedip, kendi tezine örnekler veriyor. İkna edici de bir tarzı var. Genel itibariyle konusuna gelirsek adından da anlaşılacağı üzre, şu iki paragraf olayı özetliyor: Yeniden İnanmak :
    ''Herşeye sıfırdan başlayacağız. O kadar ki, Şu ana kadar kendimizi Müslüman sayıyor olabiliriz, fakat bu ana kadar yaşadığımız hayatın iki yüzlü olduğunu kendi kendimize itiraf edeceğiz. Bir yiğitlik olsun diye değil, hayır, yaşamaya istekli olduğumuz din öyle gerektirdiği için bu itirafta bulunacağız. Sonra da ilk müslümanlar kendi yaşama tarzlarını nasıl oluşturmuşlarsa, kendi hayat tarzımızı oluşturmaya girişeceğiz.’'
    ''Şöyle ki, bir an için kendimizi, İslam’la ilgili hiçbir şey bilmiyormuş gibi farz edeceğiz. Belki böylelikle yeniden İslam’ı kabul etmeye kendimizi hazırlamış oluruz.’'
    Eleştiri olarak diyeceğim bir kelam olursa da durum analizi ve bu nedir, nasıldırı çok güzel tanımlamış ancak bir çıkış yolu sunma noktasını da bizim tahayyüllerimize bırakmış gibi hissettim.
    Son olarak da kitabın içinde geçen bir deyişle bitirecek olursak : Günümüzde yeryüzüne dağılmış her Müslüman bir bakıma ıssız bir adada tek başına mücadele eden Robinson’dur. :)
  • 141 syf.
    (Süprizbozan içerebilir) Necip Fazıl Kısakürek'in piyes olan eserlerinden. 3 perdelik bir oyun. Bilmiyorum bu eser için ne söylense az gibi. Hikayenin başlangıcında “meçhul bir tarihte, İstanbul’da” ibaresi sanki yaşanmış bir his verdi bana. Tabi bilemiyoruz bunu Allahualem.
    Bu piyesdeki baş kahramanımız Hüsrevde bir piyes yazarı. Tiyatro içinde tiyatro olması baya ilginç geldi bana, ustalıkla kullanılmış bu durum :) sanki yazar kendini anlatıyor gibiydi içinde bulunduğu buhranları. Husrevin halasının kızı, Selma'yı hatırlayınca bir Âh çekiyorum içimden, hikayede çok geçemese de ne kadar naif bir karakter olduğu anlaşılıyor.
    Hikaye bana göre 2ye ayrılıyor:
    1. Önemli olay öncesi.. buradaki olay örgüsü hızla sizi içine çeken yeri, hiç sıkılmadan okunuyor.
    2. Önemli olay sonrası.. burada da Kahramanımızın ölüm, yaşam, delilik, ihanet, kader gibi konularda kendiyle ve yakınlarıyla iç hesaplaşması var, burası daha yavaş ve düşünerek okunması gereken bölüm bence.
    Sonunu da çok merak ediyorsunuz Husrevin hikayesi de aynı kaderi paylaşacak mi diye. Bunu da kendiniz görmelisiniz :)
    Bir İncir ağacı hiç bu kadar anlamlı olmamıştı :)
  • 119 syf.
    Kısa, bir solukta bitirilecek bir kitap. İçe kapanık, duygusuz bir insanın yaşadıklarını anlatıyor . okurken bu hayatta nasıl insanlar da varmış diyorsunuz. Okumazsaniz çok da bir şey kaybetmezsiniz fikrimce :)
37 kütüphaneci puanı
586 okur puanı
26 Eyl 2016 tarihinde katıldı.
2019
10/40
25%
10 kitap
1.475 sayfa
164 alıntı
5 günde 1 kitap okumalı.