Hikâye bana en başta küçük bir vampir dizisini hatırlattı. Kasvetli bir ev, tuhaf insanlar, eski bir tablo ve o tabloya hayran olan bir asker… Böyle karanlık, gotik bir hava var. Ama aslında hikâye vampirlikle ilgili değil. En azından doğrudan değil. Sadece o evin ve ailenin üzerinde dolaşan bir karanlık hissi var. Bana geçen duygu buydu.
Aslında mesele askerin Olalla’ya âşık olması gibi görünse de, hikâyenin asıl derdi bence soy meselesi. Bu ailenin geçmişten taşıdığı bir şey var. Zamanla iyiliklerini, insanlık hallerini kaybetmişler gibi. Daha içgüdüsel, daha karanlık bir yere savrulmuşlar. Olalla bunun farkında. Kendini onlardan ayrı görüyor ama yine de o soyun bir parçası olduğunu inkâr edemiyor. Ve en önemlisi, bu lanetten kurtulamayacağına inanıyor. Bu yüzden askerden uzak duruyor.
Burada benim kafama şu takıldı: İnsan soyuna tamamen yenik midir? Genetik olarak bize geçen şeyler var, evet. Kitapta güzellik de bunlardan biri. Olalla annesine benziyor dış görünüş olarak. Ama karakter olarak benzemiyor. Demek ki her şey birebir aktarılmıyor. Yine de insan, geldiği yerden tamamen kopamıyor.
Olalla bana tam olarak şunu düşündürdü: Karanlığa teslim değil ama umudu da yok. Değişmek için risk almıyor. Ama tamamen de bırakmıyor kendini. Arada bir yerde duruyor. Sanki “Ben buyum, bundan kaçamam ama başkasına zarar da vermeyeyim” diyor.
Belki de askerden uzak durması, karanlığa yenilmesi değil; tam tersine onu kontrol etme biçimi. Özünden kaçamazsın belki ama onunla ne yapacağına karar verebilirsin.