Varlığın Yarası

Varlığın Yarası
@Sencer34
MENDİL Hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama mendiller hep kare şeklinde üretilir... Gerek kağıt olsun gerekse, kumaştan yapılsın mendillerin eni ve boyu hep eşittir. Tabii ki bu bir tesadüf değildir mendilin geçmişi yasalara dayanır. Fransa'da yayınlanan bir kararname ile kare üretildi ve hala kare olarak kullanılır... Mendilin Arapça anlamı, yer değiştirmek olsa da hiç kimse bunun neden olduğunu sorgulamadan kullanır... Mendil cebinizde taşıyıp bir şeyleri silmek için üretilmedi... O zamanlar mendiller sosyal bir sınıf özelliği taşırdı. Tabii bunlardan kaynaklı olarak zamanla mendil dili gelişti... *Vedalaşırken sallanan mendil, sana sadık kalacağım anlamına geliyordu. *Camdan sarkıtılan mendil, şu an ailemin yanında gözetimdeyim anlamındaydı. *Kendisine bakıldığını gören kadın veya erkek tesadüfen mendilini kendi önüne düşürünce benim kalbim başkasında demek oluyordu. *Fakat bazı anlarda ise pencereden savrulan mendil ona aşkını ilan etmek ve savrulan mendili alan kişide aşkına cevap vermek anlamında idi. *Osmanlıda mendillerin rengi önemli idi. Beyaz olan mendil "seni çok seviyorum" demek, Kenarları mor mendil "çok çapkınsın" demek, eflatun mendil yarın penceremin önünden geçiniz demek, mavi mendil ise bugün çok hüzünlüyüm demek, sarı mendil ise hastayım demekti. Eski zaman insanlarının statü olarak gördüğü kumaş mendiller günümüzde artık bir nostalji
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
KAŞIKÇI ELMASI’NIN HİKÂYESİ... İstanbul’un Eğrikapı semtinde büyük bir çöplük vardı... Konya’dan gelen bir “yayma kaşıkçısı” oradan geçiyordu. Gözü, yuvarlak bir taşa takıldı. Güneş vurduğu için dikkatini çekti. Biraz da merakla eline aldı. Kir pas içinde olmasına rağmen, parlak noktaları belliydi. Kaşık torbasına attı. Akşam kaldığı “Kaşıkçılar Hanı”nda hemşehrilerine gösterdi. Bir arkadaşı, “Onu bana ver de tanıdığım bir bezirgâna göstereyim!” dedi. “Bedava vermem!” diyen Konyalı, üç uzun saplı kaşıkla taşı değişti. Bezirgân on akçe ödeyerek taşı aldı. Bir sarrafa gitti. Neticede elmas olduğu anlaşılınca, cümlesi birbirine düştü... Meseleyi duyan kuyumcubaşı, ilgili her şahsa birer kese dağıtarak taşa el koymak istedi. Yerin kulağı, bu alışverişi Sadrazam Mustafa Paşa’ya kadar ulaştırdı. O da, Cihan Sultanı IV. Mehmed Han’ı haberdar etti. Sultan, bütün fertlerin hakkını ödedi. Bir ferman-ı hümayun ile hacer-ül elması, Hazine-i Hümayun’a aldı. Sarraflar elması, ince ince işlediler. Neticede 84 kıratlık, dünyanın en kıymetli elması meydana çıktı. Yıl: 1658. Bugün bile Topkapı Sarayı’nı ziyaret edenler, meşhur Kaşıkçı Elması’nı hayranlıkla seyrederler. Onun bir çöplükte bulunduğunu nereden bilsinler?
Bulunmaz Hint Kumaşı... Bir zamanlar Hint kumaşları dillere destanmış. Kumaşlar hem kaliteliymiş hem de ustalık gerektirirmiş. Hintli ustalar kumaşları kendi elleriyle ilmek ilmek dokurmuş. 1700’lü yıllarda Hindistan’ı sömürgeleştiren İngilizler, orada var olan yerli el dokumacılığı yok etmedikleri sürece İngiliz fabrika kumaşlarına pazar açamayacaklarını anlayınca, Hindistan’daki yerli kumaş üretimini yok etmek için Hintli dokumacıların başparmaklarını kesmiş ve onları kumaş dokuyamaz hale getirmiş. Böylece Hint kumaşları yok olmuş İngiliz kumaşı egemenlik sağlamış ve Hindistan da İngiltere'nin müşterisi durumuna düşmüştür.
“Mevlânâ’ya sormuşlar ‘Adalet nedir’ diye. O da ‘Hak edene, hak ettiğini vermektir’ demiş. Peki ‘Zulüm nedir’ diye sormuşlar; ‘Hak edeni hak ettiği yerden alıp hak etmediği bir yere koymaktır’ demiş.
Bataklığa değil içindeki tek çiçeğe odaklanmak. Düşen yapraklarını bile kitap arasında saklamak. Sesi nefesi olmak aşkın aynı ruhu paylaşırken. Aynı kalpte yeni bir dünya yaratmak, her ne kadar dünya sevgisini anlamasada. Her hâli, her anı başka güzel.