Han’ın Yorgunluk Toplumu adlı kitabını okumamın temel sebebi, benim de birçok günümüz insanı gibi kendimi sürekli yorgun, kendime geç kalmış ve yetersiz hissetmemdi. Bu hislerin sorumluluğunu kendi tembelliğime yükleyip, çözüm olarak daha disiplinli, daha üretken bir birey olmayı hedeflemiştim. Ancak kitabı okudukça fark ettim ki, mesele yalnızca bireysel çaba ya da irade eksikliği değil. Bizler, kendimizi sürekli daha "pozitif", daha "başarılı", daha "yukarıda" bir yerde görme eğiliminde olduğumuz için; bu ideallerle örtüşmeyen her hâlimiz bize yetersiz, geç kalmış ya da suçlu hissettiriyor. Bu da aslında kendimize uyguladığımız sistematik bir zulme dönüşüyor ve sonuçta ruhsal bunalımlar zinciriyle baş başa kalıyoruz.
Han, 21. yüzyıl insanının içine düştüğü bu paradoksal durumu son derece net bir şekilde analiz etmiş. Kitap, kısa ama yoğun; düşünce akışı güçlü bir mantık zinciriyle ilerliyor. Okudukça yazarın tespitlerine hak vermemek mümkün değil.
Geçmişte bireyler, dışsal sistemler tarafından denetlenip baskı altına alınırken; günümüzde bu baskı içeriden, yani kişinin kendi zihninden geliyor. Artık dış otoritelere gerek kalmadan, birey kendini durmaksızın daha iyi olmaya zorlayan bir iç denetim mekanizması kurmuş durumda. Han’ın ifadesiyle, bu, sistem için oldukça ucuz ama son derece verimli bir kontrol biçimi: Denetleyiciye ihtiyaç yok çünkü birey kendini zaten yeterince eziyor.
Bu noktada sormadan edemiyorum:
Kendimizi neden sürekli daha iyisi için acımasızca zorluyoruz? Daha da önemlisi, bunun bir sonu var mı?