1000Kitap Logosu
Resim
Senemnur Güler
TAKİP ET
Senemnur Güler
@Senemnur
İngilizce Öğretmenliği
İstanbul
280 okur puanı
24 Ara 2016 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
432 syf.
Kendini korumak adına kötü tecrübelerin ardından büyük ve kalın duvarlar inşa etmek bir süreliğine normal olsa da bunu bir hayat felsefesi haline getirip insanlara sırt çevirmek kendine acı vermekten hoşlanmaktır diye düşünüyorum. Nietzsche gibi büyük düşünürlerin geçmişte yaşadığı tam da bu imiş, biyografilerini incelediğimizde sarsıcı bir kişi/anıyı geride bırakamamalarının çoğu düşüncelerine sebep olduğuna şahitlik ediyoruz. İnsanlarda gelişmesi gereken en büyük bilinç “geride bırakabilmenin önemi”… Mutlu son tadında olmasa da her veda, birbirimize yaptıklarımızla birbirimizi büyütüyoruz. Bir şeylerin değişmesi dünyanın en çok şahit olduğu şeyken birilerini kaybetmekten, hayatımızın bu yönde değişmesinden, alışık olduğumuz insanlardan kopmaktan bu kadar korkup bunu bir felaket gibi karşılamak da bizim fıtratımız olsa gerek. Her şey yenilenip yerini bir başka şeye veya bir başkasına bırakmakta. Bir şeylerin belli bir ömrü olup kimsenin size yapacaklarının bir garantisi mevcut olmamakta, maalesef. İnsan olmak, göğüs gerebilmek tüm bu felaketlere ve her gün yeniden mücadele etmek, her hayal kırıklığını atlatmak ve kurulan yeni hayaller için savaşmak demek. Çok güzel bir kitaptı, insanın tepkilerinin kaynağına inebilmesi adına güzel, yol gösterebilecek bir kitap. Ancak en büyük uyarı, kitaptaki kimseyi rol model almamak gerektiğinde bence. “Kendi gerçekliğinin değişmesinden” çekinip insanlardan uzak olmaya umarım kimse özenmiyordur veya bunu belli bir süre yapma niyeti hariç umarım kimse doğruyu soyutlanmakta aramıyordur. Yanılmak, düşüp kalkmak, hayatta ısrarcı olmak için her zaman gücümüz olmuyor evet ama zamanın ilaç olduğunu düşünmeye devam edeceğim.
Okuyacaklarıma Ekle
192 syf.
Okunmaya değer bir yanını maalesef göremediğim bir kitap oldu. Bu tarz kadın ve erkeğin birlikteliğini sadece bir tarafın diğerini ezmesiyle mümkünleşiyormuş gibi gösteren her söylemden iğrenirken kitap boyu bunları okumakta zorlandım. Sürekli etrafta karşıma çıkan 'biri diğer tarafı ezmeli ki aşk doğsun' tatlı laflar o kadar bunaltıcı ki... Evet anlıyorum, kitap bir özü savunuyor ve öz şu: kadın ve erkek ilişkilerinde bir taraf çekiç diğer taraf örs olmak durumunda kalır. Peki bundan tiksinen bir ben miyim? Elbette hayır. Peki ben ve bundan tiksinen bir diğer insan yan yana gelirse birinin çekiç öbürünün örs olmasına gerek kalır mı? Elbette hayır! Her ne kadar farklı düşünceleri okumak keyif verse ve katılmadığım bazı düşünceleri alıntılayabilecek derece onları da kazıp bulmayı sevsem de, aşık olunacak adam veya aşık olunacak kadını sürekli belli özellikler altına toplamaları can sıkıcı. Elbette aşkın şart koştuğu şeyler var, gördüğüm her aşığın aşık olduğu insanda şüphesiz belli başlı nitelikler vardı. Bunlardan en önde geleni ise, kendine değer veren insanların diğer insanların aşkını kazandığını görmemdi. Kendinden eminlik ve duruşundan taviz vermemek, insanların sizi sevmesi için çok büyük bir zemini zaten hazırlıyor. Burada ezilmekten, aşağılanmaktan zevk alan bir erkek beynine tanık oldum ve buna olan yorumum: sağlıksızlık. Sağlıksız bir beyni işlemişler, aşk, sevgi, takıntı bu kadar karıştırılan kavramlar olmasa keşke. Buradaki erkek de bir kadını takıntı hâline getiriyor. Şu insanları hiç anlayamam: sevdiklerine ulaşamadıklarında sevdiklerinin reddine rağmen veya sevgisizliğinin açığa çıktığı duruma rağmen o dar alanda var olmaya çalışan insanlar. Sınırsız bir inkar hâlinde "Hayır beni sevmelisin! Beni nasıl sevmezsin, sevilecek en doğru kimse benim! Seni en mutlu ben edebilirim! Sen sadece sana zarar vereni seviyorsun (diğer aşığınızı asla tanımaz halbuki)!" diye bas bas bağıran, kendinden eminliğinin sebebini bir türlü anlayamadığınız aşıklarınız varsa, ne yorucu bir süreç olduğunu az çok bilirsiniz. Hiçbir zaman kendim hakkında birine "Seni en çok ben hak ediyorum, benden başkasını sevmen saçmalık, benden başkası sana benim verdiğim değeri vermez!" gibi budalaca laflar etmeyeceğime eminim. Böyle laflar söyleyen biri insanların üç aşağı beş yukarı benzer olan özelliklerini hiç fark etmemiş ve kendini epey eşsiz sanıyor olsa gerek. Vizyonu dar insan, sevdiğine kavuşma yöntemini başkasına çamur atmak zanneder. Kıssadan hisse, kitaptaki erkek profili o kadar toksik ki... zor tahammül ettim. Kadının ezmekten zevk aldığı o anlar ise ayrı yordu. Birine fiziksel şiddet uygulamak sadece zihinsel rahatsızlıkları çağrıştırıyor bana.
Okuyacaklarıma Ekle
626 syf.
Kadın ruhunu iyi bir şekilde ele alan her kitaba bağlanıyorum. Jane'in geçmişini, gününü, geleceğini birbirine o kadar güzel bağlamış ki yazar, iç çeke çeke okudum. Kitabın bir kusuru var ki, ağır. Epey ağır akıyor olaylar. Özellikle ilk 150 sayfa boyunca insan ilerleyen sayfalarda neler olabileceğini hiç kestiremiyor. Bu da benim gibi sabırsız birine tabii pek uymuyor. Gelelim içeriğe... Jane'in fiziksel kusurlarınının bu kadar vurgulanması, ne üzücü benzer kusurları paylaşan okurlar için. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, bazen bir kadını sadece fiziksel olmayan sebeplerden övebilmek o kadının yüreğinde derin bir keder olarak kalabilir. Yazarın fizikselliğe duyduğu hayranlığı buram buram hissedebildim. Bu tarz kitapların insanı kederlendiren bir yanı vardır. Jane'in bir öksüz olarak büyümesi, sevilmek için birine sebep vermeye alışmış olmasına nedendir. Karşılıksız sevgiyi bilmeyen bir kadın, kendisine bu bahşedilmemiş bir kadın her zaman işe yarama acelesi, umudu içindedir. Ancak işe yararsa, kişiliğini besler ve becerilerini geliştirirse sevileceğine olan inancı, onu kontrollü, içgüdülerinin kalp atışlarını çoktan durdurmuş biri yapar. Jane'in sakin, ağırbaşlı tavrı, sevdiği, beğendiği adamların karşısında kontrol edilmeye, başkasının iradesi altında yaşamaya bu kadar çabuk tamam olabilmesinin sebebi sahiplenilme umududur. Öksüz olarak büyümüş bir insanın kendisine güven veren, kendisine sahip çıkan bir insan ihtiyacı pek normal olmakla birlikte, biraz acı. Öyle acı ki, hiç akılda yokken, bir misyonerin karısı olmaya götürebilir insanı. Birinin seni bütünüyle sevdiğinden emin olmayı öyle istersin ki, onun hedeflerini kendi hedefin gibi sindirmekten hiç gocunmazsın. "Beni sevmenin, kendi acı varlığımdan uzaklaşmanın, bana sonsuza dek sahip çıkmanın yolu buysa, kabul ediyorum." demektir bu aslında. Jane gibi insanlar, bilhassa da kadınlar, özelliklerini değiştirmek veya törpülemekten hiç çekinmezler karşılığı kabulleniliş ve saygı olduğu sürece. Beğeniden ve sevgiden mahrum geçirilmiş bir kız çocuğunun ileride yakasına yapışacağı şeylerden biri çirkinliğini hafifletmesi adına geliştireceği aşırı titizlik (Jane'in sürekli üstünün düzgün olduğunu vurgulaması), saygıya duyulan müthiş arzu (sürekli kültürlenme, anı yaşamaktan ziyade anlardan birinde kendisine gerekecek ve kendisine saygı duyduracak olan bilgiye susama), ve pek tabii gözü kara, kararsız olmayan, zor isteyip istediğine de sonsuza dek sahip çıkacak olan bir adamı hayatında istemek olacaktır. Ve bunların hepsi de ağır sorumluluklardır. Sevgilisi sakat kalınca onu daha çok sevdi Jane, ona daha çok güvendi. Fedakarlıkların, Mr.Rochester tarafından her zaman sevilecek olmasına yeteceğini bilmenin rahatlığı ve nihayet kurulan sonsuz bir bağ! Hiçbir şeyin koparamadığı bir bağ arar insan. Bazen aramasına gerek kalmaz çünkü aile bireyleri ona bunu zaten sağlar, ama bir öksüz, bir yetim için, yaşayan ama varlığını hissettiremeyen ebeveynlere sahip olmuş insanlar için, bir gün müthiş özgüvene sahip birine aşık olup onun kanatları altına girme arzusu, kolay kolay ortadan silinecek gibi bir şey değildir.
Jane Eyre
9.0/10 · 19,9bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
264 syf.
Kim korkak? Üstünlüğün dile pelesenk edilmesine gerek olduğuna ikna olmuş, içinde duyduğu uyumsuzluğu çatılan kaşlarıyla dışavurmadan edemeyen, arkadaşında hâlihazırda gördüğü coşkunluğu o bunu kabullenip olası bir mutluluk tablosunu gözü önünde yaşamayı sürdürmesin diye kendisiyle alay ederek arkadaşının mutluluğunu erteleyen, aşka duyduğu ihtiyacı kendine itiraf edemeyen ve insan olmaktan tiksinmekten meşgulken kendi ruhunu doyurmaktan kaçan Bazarov mu; arkadaşına kendi ruhunda bulduğu eleştirilen ama bir o kadar gerçekçi kırıntıları gösteremeyen, ince ruhunu bir kadının etki alanına bırakarak hayatın öğretilerini kendinden uzakta tutmaya karar veren Arkadiy mi? Kim korkak? Karşısındaki adamdan duymak istediğini duyana dek onu manipüle edip istediğini aldıktan hemen sonra ona cilve yaptığı gerçeğini, kendini tanımayan bir kadın oluşu nedeniyle tek yapabileceğinin olabilecek herkesi etkileyip hangi dönütün kendisini heyecanlandırdığını test etmek olduğu gerçeğini kendine itiraf edemeyen, kararsızlıklarını güzelliği ile perdelemiş, rutin dolu hayatında bir tür heykel gibi sadece etrafında hayranlık uyandıran ama kalbinin her zaman sızladığı bir durumda yaşamamasının tek yolunun mantığın tanrı olduğu o dünyasına girecek olan bir hayalperest, bir romantik olduğunu kabullenemeyen ve hiçbir zaman hislerini bir karşılık aldığından emin olmadan söyleyemeyen Anna Sergeyevna mı? Yoksa ablasının güzelliği ve ulaşılmazlığının çekiciliği nedeniyle kendisini onunla yan yana koymayı dahi düşünmek istemeyen, ‘’evcil’’ Katerina mı? ‘’…asıl neden bu işte… çok benzerdik.’’ Bir ayrılma sebebi olabilir mi? Benzerlikler her durumda birlikteliklere engel değildir. Katerina’nın Arkadiy’i ikna ettiği konu ikisinin benzer olduğu idi ve bu birlikteliklerinin temel yapı taşı oldu. Mühim olan nelerin benzediği, belli ki. Gurur, kibir, inat, mantığı kutsallaştırma benzenen yönler olduğunda, bizi anlayacak ve kendisini anlayabileceğimiz en iyi insandan, benzerimizden maalesef ki sonsuza dek kopabiliyoruz. Tüm o romantikler, iyi ki var. Hem kendileri gibi bir romantikle kurabildikleri alışveriş hem de bir nihilisti bile hayata döndürebilecek olan enerjileri, iyi ki var. Hayatın mantığa, beton gibi gerçekliklere dayandırılabilen her yönünü içimizdeki asıl duygusal ihtiyaçları da karşılarken inceleyemez miyiz? Ve hatta bunu iki kişi olup yapamaz mıyız? Belki de Anna, tıpkı kendi içinden kaçtığı gibi, sevmediği diğer tüm gerçeklikleri de kendisine söyleyebilecek potansiyel birinden, Bazarov’dan kaçmakta idi. Üstüninsan olmak için içgüdüsel tüm isteklerimizi görmezden gelmek bizi öldürüyor. ‘’Acı uyuşturur, sevgi daha güçlü bir motivasyondur.’’ sözünü buraya not düşelim. Kendimizi terbiye etmeye kalkarken rafa kaldırdığımız şeyler gözümüzün daha az parlamasına neden oluyorsa, belki de kavuşmaları tercih etmeliyizo raftakilerle, üstün olmadaki yolumuza devam etme gücünü bulabilmek için kendimizde. Arkadiy gibilerin kendini kabullenişi ve bunu söyleyişi, samimiyetin her seferinde nasıl da şaşırtıcı ve büyüleyici olduğunun bir örneğidir. Arkadiy’e ‘’Gör bak nasıl avutacak seni.’’ diye çıkışan ve onu bir insan olduğu ve buna ihtiyaç duyduğu için kendisini kötü hissettiren Bazarov’un ölüm döşeğinde kendisini avutması için sadece Anna Sergeyevna’yı istemiş olması maalesef ki özümüzün aynı olduğu gerçeğini erken kabullenmemiz gerektiğini gösteriyor. Çünkü ölüm her an kapıda olabilir. İnsanların ‘’ileri’’yi hedeflemelerini ve görev insanı olmalarını anlamlandırmak mümkün fakat görev insanı olduğumuzda yaptığımız yardımlara rağmen o kişilerin bizi yüz yılda bir anması kendi manevi boşluğumuzu doldurmaya yetebilecek bir sebep değildir. Sizi temin ederim, her ikisini aynı anda yapabilmek mümkün.
Okuyacaklarıma Ekle
520 syf.
İki kişi birbirine tutulduysa eğer, içlerinden en az birinin, beraber 3.kişilerin arasına olabildiğince az karışmaları gerektiğini bilmesi çok elzem. Çünkü aşk yani tutku, zihinsel veya statüsel bir uyum üzerine kurulmaz. Ve insan aşık olduğuyla, tutku duyduğuyla yan yanayken çok şey yapmaya da çok şey söylemeye de ihtiyaç duymaz. Onun yanında olmak zaten bir tatmin sebebidir. Böylece karakterlerin uyumsuzluğu hep bir giz olarak kalabilir... tutkunun suskunluklar aracılığıyla perdelediği uyumsuzluk, kalabalığa karışan aşıkların bu kez bir sorunu oluverir. O perdeyi insanlar mutlaka aralar. Ruth'un Martin'e karşı duyduğu doğal aşk, aşkın nadirliğinin bilincinde olmayan birinin yapacağı şekilde çevresinin gözündeki Martin'i görmeye çalışma ısrarı ile kurtaramadı aralarındaki çekimi, ne yazık. Düşünceleri gelişmemiş insanların aşka sebebiyet verebilmeleri ne üzücü, hayatta aşka defalarca rastlanılabilir fakat eğer Martin gibi ilk kez aşık oluyor ve tedirgin birine karşı duyuyorsanız bu aşkı, sonuçları neticesinde bir ruh yitirebiliyorsunuz. Böylece siz de kendi etrafınıza körleşebiliyor ve ümidinizi yitirebiliyorsunuz. Martin'in sürekli vurguladığı bir şey vardı; "Beni seviyor musun?" Günün sonunda tek önemi olan budur. Gerisi sadece çaba... gayret. Çevrenin onayını beklemek de neyin nesi... veya maddiyat gibi komik problemlere çözüm önerileriyle çıkagelememek... Veya sevdiğinin senden istediği zamanı ona verememek.... Martin'in tek istediği zamandı, aradaki bağ ve çekim çok güçlüyse birini beklemek çok kolaydır, bunun değerini bilen için. Ne kadar nadir olduğunu bilen için. Ruth, dengesinin sarsılmasından korkuyordu. Alıştığı konforundan ödün vermek istemeyecek kadar yaşama toktu. Veya duyguları zirvede tatmak peşinde olmayan ruhu, kendi ruhunu Martin gibi alevlendiremeyen biriyle de bir gün mutlu olabileceğine olan inancına neden oldu. Hayatta, hayat bulabildiğimiz an, biriyle paylaştığımız o özel anlardır. Tek biriyle. Birilerinin dediği gibi, "Bir insan bir insana elbet yeter." Bu insanı, yanında tamamlanabildiğini hissettiğin insanı bulduğuna gerçekten inanan herhangi bir insanın onu kaybetmeyi riske atacağını zannetmiyorum. Hele ki diğerlerinin gözünde nasıl bir poz verdiğiniz uğruna... "Sadece ölüm ve aşk her şeyi değiştirebilir." Martin aşkıyla birlikte tüm dünyasını değiştirdi evet. Ancak aşkla yarışabilecek bir duygu varsa o da insanın "daha"ya olan zaafıdır. Martin artık "dahası" olduğundan emindi. Daha çok öğrenilecek şeyi ve özünde aktarılmayı ve işlenmeyi bekleyen daha çok cevheri olduğunu biliyordu. İçinde kalacak olan dahasına ulaşamama duygusu, eğer Ruth'un dediğini yapsaydı ve yeteneğinin üzerine gitmeseydi de Ruth'a olan aşkını bitirecekti. Kendini gerçekleştirmesinin önüne geçtiğiniz herhangi birinin size aşkının bitmemesi imkansızdır. Birini özgür bırakarak sevebilmelisiniz... Çünkü insanlar kendilerini belli bir şekilde görür ve bu kendileri hakkındaki gerçekliklerini onaylamak için yaşarlar. Eğer birinden içinde hissettiği hayat vazifesi ile bize olan aşkı arasında seçim yapmasını istersek vazifesini seçmesi kaçınılmazdır. Çünkü insan uzaktan da sevebilir. En sevdiğim detaylardan biri, hoşlantının birinde derin bir iz bırakmak için yeterli olmaması fikrinde olan Martin'in aşk fikrine olan sadakati neticesinde Lizzie'ye dürüst davranabilmesi oldu. Bir adamı tanırken "aşktan nasibini alıp almadığına" muhakkak dikkat etmek gerek. Duygularını yanlış bir insanda yıprattıktan sonra kendi içinde iyileşmeden birini sevmeye kalkmadı Martin. Martin'in dürüstlüğü ve hassasiyeti ise Lizzie'yi yaşattı. Martin'in intiharı ise... bana şu duayı hatırlatıyor: "Tanrım beni tamamlanmaktan koru!" Kendine bu boşluğu daha yıllar yılı tatmasına izin vermeden, gitti. Belki tekrar birilerine ve bir şeylere şans verebilirdi... ama o, "kendi omuzlarından korkan Martin"i sevebilecek ama aynı zamanda kendisinin de en az Ruth'a çekildiği kadar çekilebileceği biriyle olmak istiyordu. Ünlenmişken nasıl yine birinin kendinde önce o "kendi omuzlarından korkan adam"ı görmesini bekleyebilirdi ki? Ve uğruna çabalamadan elde edeceği bir şeyi isteyen bir adam değildi. Ruth'a giden yolda döktüğü çaba, Ruth ile olan aşk hikayesini ayrıca şahlandıran olacaktı. Nasıl biri için tekrar aynı çabayı gösterebilirdi, Martin zaten tamamlanmışken? Veya birine çabasızca tutulsa, bu kez Ruth'a verdiği emek, diğer kadına haksızlık olmaz mıydı?
Martin Eden
9.2/10 · 55,8bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
21 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.