İsmail profil resmi
Türkçe Öğretmeni
PAÜ Türkçe Öğretmenliği
6 okur puanı
28 May 2020 tarihinde katıldı.
  • 183 syf.
    ·3 günde·7/10 puan
  • İsmail
    İsmail Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'ı inceledi.
    80 syf.
    ·2 günde·6/10 puan
    Spoiler içerir!!!



    Daha kitabın başında insan iradesinin hiçe sayılışına, insanın dürtülerine esir bir hayvan olarak görülüşüne tesadüf ediyoruz. Zira Henriette'in bir delikanlıyla kaçışına anlatıcı şöyle bir açıklama getiriyor:

    "Bir kadının, hayatının bazı anlarında istemeden ve farkında olmadan bazı gizli güçlerin esiri olabileceği gerçeğini reddetmenin altında, insanın kendi içgüdülerinden, doğasındaki şeytanlıklardan korkmasının yattığını, bazı insanların kendilerini “kolay baştan çıkarılanlar”dan daha güçlü, daha namuslu, daha temiz hissetmekten zevk aldıklarını söyledim. Bir kadının kendisini içgüdülerine özgürce bırakmasını, tutkularının peşinden gitmesini, genelde olduğu üzere kocasının kollarında, gözleri kapalı onu aldatmasından daha dürüstçe bulduğumu belirttim. "

    Anlatıcı burada aldatmanın düşüncesi ve pratiği arasında ayrım yapıyor. Düşüncede aldatmayı bırakıp uygulamaya geçmesi, insanı daha samimi yapmaz. İnsanı daha samimi yapacak şey, böyle bir düşünce içinden geçtiği anda  eşiyle yollarını ayırmasıdır. Henriette, yollarını ayırmamış, aldatmıştır. İnsan doğasındaki şeytanlıkları kabul etmek de çok tehlikeli bir şey. Bunları topyekün kabul edersek sadistçe vahşilikleri, enseste kadar pek çok sapıklığı meşru kılarız.

    Mrs. C anlatıcının tavrını "nesnel" olarak tanımlıyor. Lakin anlatıcı, "Ben yargılamam, anlamaya çalışırım." demesine rağmen, yalnızca kadının penceresinden bakıyor, fabrikatör için yalnızca üzülmekle yetiniyor. İnsan için güven, sadakat, dürüstlük, irade gibi kavramların olduğu gerçeği hasır altı edilmiş. Velhasıl, anlatıcının nesnellikle uzaktan yakından alakası yok.

    Mrs C.'nin geçmişi özellikle anlatılıyor. Zira düşünce  şu: "Bakın, yıllarca iyi ve sadık bir eş olmuş, eşine ölümünden sonra bile sadık kalmaya çalışmış bir kadın bile tutkuların esiri olabilir." Mrs C. o gece için, arzuyla bir işe kalkışmadığını söylüyor ama biz anlıyoruz ki burada arzu söz konusu. Ertesi sabah anlık bir pişmanlık duysa da kendisini kandırma yoluna gidiyor:" Ben olmasaydım ölecekti, onu kurtardım." Bu, hatalarına kılıf uyduran aciz bir insan düşüncesi. İntihar ediyor diye birisiyle yatmak doğru olmadığı gibi, onun mantığından hareket etsek bile, bir insanı bir günlüğüne engellemesi, iki gün sonra tekrar intihar edebileceği gerçeğini değiştirmez. Günü kurtarmak başka şeydir, ömrü kurtarmak başka. Açlıktan ölen birine ekmek verdiniz diye onu tümden kurtarmış olmazsınız. Nitekim adam bir kumar bağımlısı. Kardeşi tefeciye borcunu kapamış, yine oynamış, yengesinin broşunu çalıp yine oynamış, vaftiz annesinin verdiği haçı satıp yine. Tekrar oynamayacağının garantisi var mı? Dolayısıyla yine intihar eşiğine gelmeyeceğinin? Yok.(Zaten ileriki sayfalarda da adamın intihar ettiğini öğreniyoruz.)Kaldı ki kadın da kumar tutkusuyla ölesiye zehirlendiğinin farkında. Ama akıl yürütme yapmıyor, mantık pazara gitmiş. Burada bir tutarsızlığa da değinmek istiyorum: Kadın, tutkuları sınıflandırıyor. Adamın saçma bir tutkuya, acınası şekilde bağlandığını söylüyor. Tutku sadece karşı cinse karşı vücut bulan bir şey değildir, başka şeylere de tutkuyla bağlanılabilir. Bir başka tutarsızlık da şu: Kadın broşları alması için para veriyor ama bir daha oynamama sözü istiyor. Halbuki adamın verdiği "şeref sözlerini" tutmakta güçlük yaşadığını öğrenmişti. Ama nasıl bir tutkuysa kadının mantığını kör etmiş. Yeminin kilisede yapılması da bir şeyi değiştirmiyor. Bu çok romantik bir bakış açısı. Zaten sorun da tam olarak burada. O derece romantik ve gerçekten kopuk ki, adamı "Kendi mucizesi" olarak tanımlıyor.

    Sonunda meselenin tutku olduğunu, adamın kendisini öylece bırakıp gitmesine üzüldüğünü itiraf ediyor. Tutkunun boyutunu da itiraf ediyor: "İstese onunla her yere giderdim, kendi adıma ve çocuklarımın adına leke sürerdim." Daha sonrasında adamı verdiği parayla kumar oynarken buluyor ve orada adam parayı suratına fıtlatınca şu ifadeyi kuruyor: "Aşağılanmış, utanç içinde kalmıştım, fısıldaşan bu meraklıların önünde, yüzüne para fırlatılan bir orospu gibi orada öylece durdum." Halbuki kendisi adam için her türlü lekeye razı olduğunu söylemişti. Ahlakı adamın durduğu pozisyona göre şekilleniyor. Daha doğrusu tutkunun tatmin durumuna göre. Şunun gibi şeyler söylüyor:

    "Bu yirmi dört saat tutarsız, saçma duyguların değişen dalgalarıyla öyle doluydu ki, iç dünyam bir daha toparlanamayacak şekilde dağılmıştı."

    "Onların bana duydukları saygı karşısında ben utanç duyuyordum, kuduruk ve çılgınca bir tutku yüzünden hepsine ihanet ettiğimi, onları unuttuğumu ve neredeyse terk etmek üzere olduğumu haykırmamak için sürekli kendimi tutuyordum."

    Peki bu düşüncelerin, adamdan önce sahip olduğu düşüncelerden farkı var mı? Mesele düşüncede bitmiyor, arzuların esiri olmamak gerek. Aksi takdirde pekala bir başka yirmi dört saat macerası da yaşanabilir. Kısır döngü oluşur.

    En sonunda kadının alması gerekeni almadığını görüyoruz: "İlk kez davranışımın nedenini benim gibi değerlendiren biri çıkmıştı, bunun için size minnettarım. " Tutkunun bunları yaptırabileceğini, herkesin başına gelebileceğini düşünüyorsa üstte de söylediğim gibi, kumar tutkusu olan adamın sözünden dönmesi, onu neden bu kadar rahatsız ediyor? Anlık tepkileri bir kenara koyalım, neden 'yıllar sonra' bir davette adamın intihar ettiğini duyduğunda "Bana iyi gelmişti." diyor? Burada bencil bir bakış açısı var. Anlaşılmak istiyor, ama anlamak istemiyor.

    Netice olarak, insanın bencil, tutarsız, aciz, ihtiraslı vs. taraflarını ve bunların bıraktığı yıkıcı etkileri görüyoruz. İnsanın tutkunlarına esir olmasının korkunç hasarlara neden olabileceğini anlamamız gerekir diye düşünüyorum. Yazarın da amacının bu olduğunu, insanı hayvana indirgeyen anlayışa tepki gösterdiğini umuyorum. Aksi tiksindirici. Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
  • 80 syf.
    ·2 günde·İnceledi·6/10 puan
  • 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10 puan
  • 104 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10 puan
    Spoiler içerir!!!



    Büyüklerin çocukların yaptıkları şeyleri anlamaya çalışmadıklarına dair bir serzeniş var. Yazar, anlaşılmak için boa yılanının yuttuğu fili çizince de büyükler ona, "Bunlarla uğraşma tarih, aritmetik vs. çalış." diyorlar. Bu diyaloglar sanata değer verilmediğini gösteriyor. Çocuk da ressam olmaktan vazgeçiyor... Çocuk bunu en zeki yetişkinlerde bile gördüğünü söylüyor ve kendi köşesine çekildiğini anlatıyor. Burada aynı zamanda "Çocuklar derin fikirlere sahip olamaz, derin şeyler ortaya koyamaz. "ön yargısı var. İlerleyen sayfalarda ön yargıyı bir başka şekilde daha görüyoruz: Türk gözlemci, şalvar ve fes giydiği sırada dikkate alınmazken, aynı kişi Avrupalı gibi giyinince dikkate alınıyor.

    Küçük prens,  anlamanın (Şapka değil de boa yılanı olduğunu anlıyor.) ve hayal kurmanın (Kutu çiziminin içinde koyun olduğunu kabul etmesi, hatta büyüklüğüne dair yorum yapması.) bir çocuğu nasıl etkilediğini gösteriyor.

    Yazar, büyüklerin sayılara çok takılıp asıl sormaları gerekenleri sormadıklarını söylüyor. Damında kumrular, pencerelerinde sardunyalar var desem anlamazlar, ama yüz milyonluk ev desem anlarlar diyor. Nitelikten ziyade niceliğe ehemmiyet verilmesinden yakınıyor. Kendisi sayılara önem vermediği için aradan geçen zamana ve arkadaşının uzakta olmasına aldırmıyor, onu unutmamak için anlattığını söylüyor ve ekliyor: "Bunu yapmazsam büyükler gibi hissederim." Onu resmedebilmek için boya kalemleri alıyor. Yani bir dokunuş, yıllar sonra bile etki edebiliyor. Lakin dokunuş etkisini hissettirse de mevcut ortamdan etkilendiğini de görüyoruz. Zira o, "Kutunun içindeki koyunları göremiyor." Bu, hayal gücünün zayıfladığını gösteriyor. Nitekim devamında da zaten "Belki de büyükler gibiyim biraz. Büyümek zorunda kaldığımdan olacak." diyor.

    Gezegenden kasıt, çocukların iç dünyalarıdır. Baobap ağaçları da kötülük tohumlarının sembolü. İç dünyanızda kötülüklerin büyümesine sakın izin vermeyin, iyilikleri yeşertin, yoksa yarın çok geç olur, demeye getirilmiş.

    Küçük prens," Biliyor musun, insan gün batımını çok üzgün olduğunda seviyor." diyor. Bunun üzerine yazar, "O kırk dört seferde üzgün müydün?" diye sorduğunda küçük prens cevap vermiyor. O da tıpkı yazar gibi her şeyi açıklamak istemiyor, sadece anlaşılmak istiyor. Yazar, burada da büyükler gibi hareket ediyor.

    Küçük prens "Dikenler ne işe yarar?" diye sorduğunda yazar, onu geçiştiriyor. Sonrasında ise "Aklıma ilk geleni söyledim, önemli işlerim var." deyince küçük prens de ona "Tıpkı büyükler gibi konuştun." diye sitem ediyor. Sonrasında ise şöyle bir örnek veriyor: "İnsan bir çiçeği severse, milyonlarca ve milyonlarca yıldızda yalnız tek bir çiçek açarsa, işte o yıldızlara bakarak mutlu olur. Kendi kendine şöyle der: 'İşte orada, o yıldızlardan birinde benim çiçeğim.' Ama koyun çiçeği yedi miydi bütün yıldızlar kararıverir... Bu da hiç önemli değil, öyle mi?" Fakat yazar yine olayı kavrayamıyor. Küçük prensin bireysel düşündüğünü sanıyor. Bu yüzden de onu avutmak için" Çiçeğini yemesin diye koyunun ağızlık çizerim ya da çiçeğin kenarlarına parmaklıklar. "diyor.

    Prens" Kaplanlar ot yemez. " deyince, çiçek de" Ben ot değilim. "diyor. Ne olduğunun fark edilmesini istiyor. Prensten istediği şeyler hep onun ilgisini, sevgisini hissetmek istediği için. Bunu şu diyaloglardan anlıyoruz: "Ama rüzgâr..."

    "Soğuk algınlığım o kadar kötü değil. Gecenin serinliği iyi gelir bana. Çiçeğim ben."

    "Ya hayvanlar?.."

    "Kelebeklerle tanışmak istiyorsam, bir iki tırtıla katlanmayı öğrenmek zorundayım. Çok güzel olmalılar. Kelebekler de, yani tırtıllar da olmazsa kimle dostluk edeceğim ki?... Sen uzaklarda olacaksın... Büyük hayvanlara gelince... Onlardan korkmuyorum. Pençelerim var benim."  Küçük prens meselenin özünü kavrayamadığı için gerekli inceliği gösteremiyor. İsteklerine katlanmanın zorluğundan bahsediyor, sevginin emek istediğinden bihaber. Netice olarak çiçeğinden şüphe ediyor. Ama sonradan hatasını fark etmiş. Sözlere değil, eylemlere önem vermek gerektiğini anlamış. Daha doğrusu, sadece bir şeye odaklanmamak gerektiği anlatılıyor zira çiçek,  "Seni seviyorum. Bunu söylememem benim hatam." diyor. Söylemek de lazım, yapmak da. Ayrıca onu nasıl seveceğini bilemeyecek kadar küçük olduğunu söylemiş. Tecrübenin önemine değinmiş.

    Kral, büyüklerin otoritesini temsil ediyor. Küçük prens bir şey istediğinde kral ifadesini "Emrediyorum." ile bitiriyor. Büyüklerin çocukları bir birey değil, kul olarak gördüklerine gönderme yapıyor. Büyükler, isteklere saygı göstermiyorlar. Ama otoritelerine saygı bekliyorlar. Kral, her şeyin kralı olduğunu söylüyor. Prens gün batımını görmek isteyince de bunun mantıksız olduğunu ortaya koyuyor. Lakin gene de emri vereceğini söylüyor. Buna rağmen kendisinin mantıklı emirler verdiğini, bu yüzden de emirlerine uyulmasını beklemenin hakkı olduğunu söylüyor. Burada gösterilen büyüklerin tutarsız ve çelişkili oldukları, çocukları kandırma yoluna gittikleridir. Daha acısı, çocuklarının bunları anlayamayacak kapasitede olduğunu düşünmeleri, onları küçümsemeleridir. Yine kral, küçük prense, "O halde kendini yargılayacaksın. "En zoru da budur. Kendini yargılamak başkasını yargılamaya benzemez. Eğer kendini yargılamayı başarabilirsen, o zaman gerçek bilgeliğe ulaşmışsın demektir." diyerek büyüklerin içi boş öğütlerinden birini ortaya koyuyor. Zira kral, kendisini yargılayamıyor. Fakat başkalarını yargılama hakkını kendinde görüyor. Küçük prense fareyi yargılayıp ölüm cezası vermesini söylüyor. Fakat yargı sonucunda affetmesini, çünkü elinde başka kimsenin olmadığını söylüyor. Çocuklara görev verdiklerinde bile bunu özerk gelişimlerini sağlamak adına değil, kendi istekleri adına yaptıkları anlatılıyor.

    İkinci gezegende boş egonun ve kibrin eleştirisi yapılıyor.

    Üçüncü gezegende büyüklerin yaptıklarına bahane üretmek konusundaki sınır tanımazlıklarına değiniliyor.

    Dördüncü gezegende işten başını kaldırıp yaşamayı unutan, maddi şeylere gark olup güzellikleri göremeyen büyükler resmediliyor.

    Beşinci gezegende bakış açısının önemi gösteriliyor. Günün çabuk doğup batması daha çok gün batımı, daha çok gün doğumu görmek demek. Ama fenerci sızlanmakla meşgul. Durumdan bir güzellik çıkarmaktansa yakınmayı tercih ediyor.

    Altıncı gezegende gidip görülmediği sürece denizlerin, dağların vs. nerede olduğunun bilinmesinin bir önemi olmadığı ortaya koyuluyor.

    Dünya için verdiği sayılar iki milyar tutmasa da iki milyar yazmış. Burada anlatılmak istenen, en baştan beri işlenen şey: "Sayılara takılmayın, asıl önemli noktaya odaklanın." Burada o önemli nokta şu: "Dünya küçük prensin karşılaştığı krallardan, ayyaşlardan, iş adamlarından, coğrafyacılardan ve  kendini beğenmişlerden oluşuyor. " Küçük prens yılanla konuşurken de niteliğin önemine değiniliyor: "Sonunda küçük prens, "İnsanlar nerede?" diye söze başladı. "Çölde insan çok yalnız hissediyor kendini..."

    "İnsanların arasında da yalnızdır insan," dedi yılan."

    Küçük prens çiçekle konuşunca da güzel bir diyalog gelişiyor. İnsanın hayatın zorlukları karşısında tutunamadığı ve sürüklenip gittiği anlatılıyor: "İnsanlar mı?" dedi. "Sanırım onlardan altı ya da yedi tane var. Birkaç yıl önce görmüştüm. Ama nerede olduklarını kimse bilemez. Rüzgâr sürüklüyor onları. Kökleri yok, bu yüzden de yaşam onlar için güç."

    Küçük prens gülleri görünce yine sayılara odaklanıyor. Kendi çiçeğinin biricik ve tek oluşunu dış görünüşünün ve nicel anlamda bir tek oluşunun sağlamadığını kavrayamıyor. Burada küçük prens," Ve benim de onu yaşama döndürmek için çırpınmamı beklerdi. Eğer öyle yapmazsam gerçekten ölmeye bırakırdı kendini..." diyor. Sevgisizliğin ölümcül olduğu anlatılıyor. Tilki ile karşılaştığında da sevgi bağının benzersizliği sağlayan şey olduğuna vurgu yapılıyor: "Evcil ne demek?"

    "Genellikle ihmal edilen bir iş," dedi tilki. "Bağlar kurmak anlamına geliyor." "Beni evcilleştirirsen, birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun. Ben de senin için eşsiz benzersiz olurum..."

    Bunun dışında sevginin hayatın yeknesaklığını kırdığı anlatılıyor: "Benim yaşamım çok tekdüze," diye anlatmaya başladı. Ama beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak. "

    Tilki küçük prensten onu evcilleştirmesini istediğinde küçük prens, "Çok isterim," dedi, "Ama burada çok kalmayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var." diyor. Bunun üzerine tilki de "İnsan ancak evcilleştirirse anlar." diyerek sevginin gücünden bahsediyor. Küçük prens, "Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sorduğunda ise "Çok sabırlı olmalısın. Önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın..." diyor. Bu da bizi başlangıca götürüyor. Malum, küçük prens, çiçeğinin istekleri karşısında biraz bunalmış, sözlere çok odaklanmıştı. Bir kez daha sabrın ve eylemin önemine dikkat çekilmiş.

    Ayrılık vakti geldiğinde tilki ağlayacağını söylüyor. Küçük prens buna karşılık "Evcilleştirilmek senin için iyi olmadı." diyor. Tilki ise "Çok iyi oldu. Buğdayların rengini düşün." diye karşılık veriyor. Ayrılık söz konusu olsa da  dost kazanmanın, sevilmenin güzel olduğu ve "Buğdayların rengini düşün." diyerek bu güzelliğin anılarda yaşamaya devam edeceği anlatılıyor.

    Tilkiden  ayrılık vakti geldiğinde kendi gülünün farkını anlıyor ve  tilkinin baştaki sözünün doğruluğunu görüyoruz, "İnsan ancak evcilleşince (sevince) anlar. "

    Tilki, küçük prense, " Evcilleştirdiklerden sorumlusun. " diyor. Küçük prens susamıyor olsa bile bu yüzden yazarla su aramaya çıkıyor. Yazarın "Demek sen de susadın?" sorusuna, "Su yürek için de iyidir." deme sebebi de bu. Yazar da küçük prensi özenle taşıyor, ona ağır gelir diye kuyudan suyu kendisi çekiyor. Yazarda da karakter gelişiminin kendisini gösterdiğini görüyoruz.

    Kuyudan su çıktığında küçük prensin "İşte bu suya susadım." demesi suyu aramalarından ve kendilerinin çıkarmalarından kaynaklı, yani emek vermelerinden. Tüccarın sattığı susuzluk hapı ona göre değil. Emek yoksa, suyun da tadı yok.

    Sonu ise çok trajik. Küçük prens yılandan onu zehirlenmesini istiyor. Yazar bunu yapmamasını  istese de o, "Kuş ölür, sen uçuşu hatırla." minvalinde sözler sarf ediyor. Yazar, "Seni bırakmayacağım." dediğinde, gelmemesini istemesinin, ölmeye karar verdiğinde bile "evcilleştirdiği" kişiden sorumlu olmaya devam etmesi olduğunu anlıyoruz:

    "Dinle beni. Biraz da o yılan yüzünden... Yani seni sokmasını istemem. Yılanlar kötü niyetli yaratıklardır. Bu da seni yalnızca zevk için sokabilir..."

      "Seni bırakmayacağım."

      Ama bir düşünce onu rahatlatmıştı.

      "İkinci kez sokmaya zehirleri kalmıyor ki."

    Sonuç olarak küçük prens, yaşadıkça, gözüyle değil, yüreğiyle baktıkça olgunlaşıyor ve karakter gelişimini tamamlamış oluyor. Tabii bununla sınırlı kalmıyor, tıpkı tilkinin kendisine yaptığı gibi o da başka birisinin yüreğine sevgi tohumu ekiyor ve o filizin büyüme sürecini başlatıyor.
  • 104 syf.
    ·1 günde·Beğendi·İnceledi·10/10 puan
  • 68 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10 puan
  • 511 syf.
    ·21 günde·6/10 puan
  • 200 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
Türkçe Öğretmeni
PAÜ Türkçe Öğretmenliği
6 okur puanı
28 May 2020 tarihinde katıldı.

Şu anda okuduğu kitap

  • Tutunamayanlar

Okuduğu kitaplar 216 kitap

  • Yıldırım Sesli Manasçı - Yüzyüze - Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek
  • Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
  • İdealist Öğretmen
  • Küçük Prens
  • Altıncı Koğuş
  • Özgür İnsanlar
  • Veronika Ölmek İstiyor
  • Ak Deve
  • Mai ve Siyah
  • Kök Tengri'nin Çocukları

Kütüphanesindekiler 212 kitap

  • Özgür İnsanlar
  • Veronika Ölmek İstiyor
  • Atlılar
  • Utanç
  • Aylak Adam
  • Hakkari'de Bir Mevsim
  • Bülbülü Öldürmek
  • Ak Deve
  • Boyalı Kuş
  • İstisna

Beğendiği kitaplar 114 kitap

  • İdealist Öğretmen
  • Küçük Prens
  • Altıncı Koğuş
  • Savaş ve Barış
  • Suç ve Ceza
  • Ölü Canlar
  • Da Vinci Aldatmacası
  • Elveda Gülsarı
  • Hayvan Çiftliği
  • Açlık