Yetişilmemiş öyle çok kaygı vardı ki arkalarında, durup dinlenmeden koşulan peşinden, unuttular.
...
...
...
Sonra saatlerce kendi kendileriyle söyleştiler, birbirlerine söyleyemeyecekleri şeylerdi bunlar, kimseye söyleyemeyecekleri. Suya, aynaya ya da bir cama yansıyan yüzlerinin ne kadar da yabancı olduğunu kendilerine, içeride bir ötekini gezdirmenin zorluğunu, selametini, çoğunluk yalnız kalmanın ve neyin armağan neyin ceza olduğunu anlayamamanın.
Aynı kentte mi yaşıyorduk gerçekten, hayır bu doğru değildi, aynı kentte yaşamıyorduk hatta aynı dünya bile değildi yaşadığımız, bu, rahatı yerinde insanların asla tahayyül bile edemeyeceği bir dünyaydı.
Her yıl salkım saçak kırmızı elmalarıyla bahçemi neşelendiren ağacın gölgesine hasırı serdim, topladığım taze sarı papatyalardan bir demetle ölüye veda merasimimi düzenledim. Artık konuşmuyor olsa da beni duyabileceğini düşündüm. Belki de kendime söylemem gereken geç kalmış şeylerdi bunlar. Çok uzun konuşmadım, söylediklerime gelince özetle şunlardı: "Ne olursa olsun, bu bedeni ben yaşamalıyım, verdiğim kararlarla ya da veremediğim."