Ne zaman düştüm tam ortasından deniz geçen, denizin üstünde çürümeye yüz tutmuş, kapkara dumanıyla geçen vapurların olduğu bu şehrin tam ortasına. Hangi masallar kandırdı beni, küçükken anneannemden dinlediğim kırmızı başlıklı kızın hikayesi mi, hangi kurdun yalanları... Hangi yüze inanarak kaçıp geldim bilmediğim bir şehre, şehrin bilmediğim yüzlerinde hangi yüzü aradım bir zaman ve bir zaman neresinden tuttum da yalanların inanamadım, inanmak ve kandırılmak arasında gidip geldiğim anların hangisine?
Güneşin tepemizde bizi ısıtmak yerine daha da yaktığı mevsimdi en çok sevdiğim. Isındıkça, yandıkça bütün bedenim, kışın daha az üşüyeceğim sanırdım. Çocuk aklı.
Korkardım, sığınırdım annemin koynuna. Yanardım göğsüne başımı dayadığımda sobanın sönmeye yüz tutmuş ateşinde yanmadığım, ısınmadığım kadar. Aç öksürükler doldururdu tek göz oda evin boş, rutubetli, boyası sökülmüş duvarlarını. Yankılanırdı yalnızlığımız, yalınlığımız, açlığımız...
Buz gibi yataklarda yatardık akşam olunca. Yattığımızda saat kaçtı bilmezdik, kalktığımızda saat kaçtı bilmezdik. Tek bildiğimiz uykuya daldığımızda açlığımızı unuttuğumuzdu. Ne kadar erken yatarsak, ne kadar geç kalkarsak kadar toktu karnımız, o kadar tok...
Hikayelerini sevdim, akıp giden cümleleri var. Evet yazım tarzı alışılagelmişin biraz dışında kabul ama bu bile bence ayrı bir tat katmış, tekdüzeliğin verdiği his yok hikayelerini okurken.