Yataklarımızda ölmek de iyidir
temiz bir yastıkta
ve arkadaşlarımızın arasında.
Bir kez olsun
ellerimiz göğsümüze kapanmış,
boş ve solgun,
çiziksiz, zincirsiz, bantsız
ve belgesiz ölmek iyidir.
Temiz bir ölümle ölmek iyidir,
gömleğimizde deliksiz
ve kaburgalarımızda delilsiz.
Yanağımızın altında kaldırım taşı değil, beyaz bir yastıkla,
ellerimiz sevdiklerimizin elleri arasında,
çaresiz doktorlar ve hemşireler etrafımızda,
arkamızda zarif bir vedadan başka hiçbir şey bırakmadan,
tarihe aldırmadan,
dünyayı öylece bırakarak,
bir gün bir başkası onu değiştirir diye umarak
ölmek iyidir.
Ruhumda bir uçurum açılıyor. Tanrının zamanının soğuk nefesi solgun yanağımı okşuyor. Zaman! Geçmiş! Ansızın herhangi bir şey-bir şarkı, tesadüfen burnuma gelen bir koku ruhumda anıların tıpasını çekiveriyor… bir vakitler olduğum, bir daha asla olmayacağım her şey! Benim olmuş, gelecekte asla olmayacak şeyler! Ve ölüler! Çocukluğumda beni onca sevmiş olan ölüler! Adlarını andıkça ruhum buz kesiyor; İnsan yüreklerinden sürüldüğümü, kendi gecemde yapayalnız kaldığımı, kapalı kapılarının dilsizliğinin karşısında, dilenci gibi ağladığımı hissediyorum.
Fakat günümüzün züppeleri ve eli kalem tutan haydutları bilsinler ki dünyanın büyük devrimleri hiçbir zaman kalemlerin bayrağı altında olmamıştır! Bu kalemlere her seferinde sadece devrimlerin kuramsal sebeplerini yazmak düşmüştür.
“Aniden olmadı, birikti. Yavaş yavaş doldu sonra taştı. Bugün yürüdüğüm üç beş adım yol yormadı beni, dün yürüdüğüm kilometrelerce yol nefesimi kesti. Doldum taşıyorum artık. Ve siz sadece bugün taştığımı görebiliyorsunuz.”