Beni affet. Hiç ben sizinle güreşir miyim, dedi.
Atatürk,
Zararı yok. Şimdi burada ikimiz biriz. Devlet ve millet işleri başında ben senin büyüğünüm babanım.
Buyurdular ve işçiyi okşadılar, işinin başına yolladılar.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Atatürk'ü, bütün ciddiyet ve var kuvvetiyle saran ve sarsan Kastamonulu'dan kurtarmak için Atatürk'e göstermeden ve hissettirmeden bir çelme arttım. Kastamonulu yere yıkıldı.
Fakat hemen ayağa kalkan işçi mağlubiyeti saymadı. Ve her iki taraf çelmeyi kabul etmediler. Müşkül vaziyetteydim. İşçinin bir ayağının dayandığı toprağın kaymasından dolayı yıkıldığına, yoksa benim hiçbir müdahalem olmadığına dair teminat verdim.
Atatürk'le işçisi tekrar güreşmek üzere birbirlerinden ayrılabildiler. Kastamonulu
katiyen Atatürk'ü tanımamıştı. İşçiden beş on adım uzaklaştıktan sonra ufak bir mükafat vermek için Atatürk'ün müsaadesini istedim.Bu gibi vaziyetlerde cömert olan Atatürk'ün:
Bir lira ver! demesi hayretimi mucip oldu.Teveccüh ve muhabbetine güvenerek
Biraz sonra zatı devletlerimizin kim olduğunu öğrenecektir.Tok gözle ve alnının teriyle kazanmaya alışmış olan bu yurttaş, sizin lutfunuzu hatıra olarak saklayacaktır.Bari işine yarayacak miktarda verirsek sevindirmiş oluruz, mütalaasında bulundum. Atatürk gülerek, fakat çok manalı kaşlarını çatarak:
Bir lira, 100 kuruştur, az mı, buyurdular.
Evet, yüz kuruş işçinin bir günlük yevmiyesidir.
Cevabında bulunarak sustum.
Atatürk:
Öyle ise ona yevmiye ver! Emrinde bulundular. Döndüm. Kastamonu'luya
yaklaştım.Bir lirayı verdim.
Bu sefer işçi:
Bu parayı niçin bana veriyorsun?
Sualinde bulundu.
Koca Türk'ün sebepsiz para almayacağını hissettiğimden:
Mintanın yırtıldı da yenisini alırsın, diyerek parayı kabul ettirdim.
Bu hareket tarzından merakı artan işçi
Siz kimsiniz beyim, dedi.
Cevaben:
Ben tüccarım.Fakat güreştiğin bey bu çiftliğin sahibidir.
diyerek Atatürk'ü tanımayı işçinin zekasına bıraktım.
Bir ağaç dibinin toprağını kabartan ve o civarda yalnız çalışan bir işçinin önünde Atatürk durdu. İşçiye o kadar yakındı ki
çapasının kalkıp inmesinden fırlayan toprakların küçük parçaları Atatürk'ün zarif ve toz görmeyen ayakkabılarını okşuyordu. Önünde duran, karşısında dikilen bu vakitsiz zaire(ziyaretçiye) işçi bakmadı bile. Bu vaziyette epeyce sessiz durduk ve seyrettik. Işçi ne kendine, ne de çapasına bir an dinlenmek fırsatı vermiyordu. Atatürk'ün gür sesi ayırabildi.
Nerelisin çocuğum?
Suali işçiyi doğrulttu; çapasını yere bıraktı.
Kastamonuluyum beyim.
Kastamonu'nun içinden misin?
Hayır, köyündenim.
Askerlik yaptın mi?
Yapmaz olur muyum.
Harp gördüm mü?
Sakarya muharebesinde bulundum. İzmir alındıktan birkaç gün sonra tezkere aldım.
Pehlivan yapılı Sakarya gazisinin cevabından haz ve zevk duyduğu, fakat kendisini tanıtmak istemediği için olacak Atatürk'ün işçiye son sorusu
Sen güreşir misin?
Oldu.Bu suale kadar ciddi bir çehre ile gözünü kırpmadan cevaplarını veren Türk köylüsü işçi gülümseyerek mütevazı bir tavır aldı ve:
Güreşmez miyim?
Dedi.Ne yalan söyleyim, toprağı çapalarken, yeri sarsan darbelerine şahit olduğum otuz otuz beş yaşlarında gürbüz yaradışlı, pişkin vücutlu gibi, atın ve tetik bakışlı, çelik bilekli Kastamonulu ile güreşmem için Atatürk'ün teklif edeceğinden heyecana düşmüştüm.
Bereket versin başını bana çeviren Atatürk gözlerini kırptı ve işçiye donerek:
Benimle de güreşir misin? dedi.
Ben işçiye büyük muhatabını anlatabilmek için imkân ararken Atatürk:
Bırak çapanı ileri gel, emrinde bulundu.
Bu emre tereddütsüz tebaiyet eden Kastamonulu çapasını bıraktı.
İlerledi ve el ense hazırlandı.
Ben seri bir hareketle işçinin arkasına geçerken Atatürk ile Kastamonulu güreşe tutuşmuşlardı.
Yarab ne eksildi deryayı izzetinden
Peymanei vücude zehri ab katmasaydın
Azade ser olurdum asibü derdi gamdan
Ya dehre (dünyaya) gelmeseydim, ya aklım olmasaydı.