Bu Türk yavrusunu, içimden taşan takdir ve tebrik teheyyücü (coşkusuyla) ile hayvanımdan atlayarak kucakladım, öptüm. Gözlerim çavuşun kahramanlığı karşısında yaşardı.
Aferin Mustafa...Var ol, sağ ol Mustafa...
Yürek temennilerimi, göğsümdeki harp madalyamı çıkararak sevgili, asil milletimin, yıkılmaz kaleler kadar metin Mustafa'nın göğsüne yerleştirmekle bitirmiş oldum.
Ne o!..Hayrola!.. Mustafa Çavuş?
"Efendim, yemek dağıtırken piyade mermisiyle sol kolumdan yaralandım. Fakat arkadaşların karınlarını doyurdum ya.." cevabını, bihakkın vazifesini yapan bir bahtiyar neşesiyle verdi, gözleri sevinç dolu idi.
Vazifem belki de imtihan değildi. Ancak vazife ağırlığı dolayısıyla, muharebe hatlarından birinde, birimizin ölmesi ihtimali karşısında; hiç olmazsa birbirimizden istifade düşünülmesinin bir neticesi de olabilirdi.