’Gel' diyorsun sürgülüyken kapılar
Mayın tarlasına düşmüş gibiyim
Kasları, kanatları yanmış bir kuş gibiyim
Geç geldi ve uzaktan geçti bu bahar
Kaderin hükmü bu, nasıl geleyim
Ne başım ayıktır, ne kılavuzum var
Özüm dert evidir, düğün değil
Senin havuzuna akamıyorum.
Sevgili Dost,
Aristo’nun tabiriyle; “birbirlerine hoş ve faydalı görünmedikleri gün birbirini artık sevmeyen” dostlarla ne işimiz var bizim. Bizim. Peygamberi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir’imiz, suikasti haber alınca peygamberin yatağına yatan Ali’miz var. Son yudum suyu birbirine gönderip susuz şehit olan sahabelerimiz var bizim. Bizim, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”,”Sizden biriniz kendisi için sevdiğini Müslüman kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe) gerçek mümin olamaz”,”Size aranızdaki sevgiyi arttıracak bir şey söyleyeyim mi, selamlaşınız”,”Hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın” diyen bir peygamberimiz var! “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyen Yunus’umuz, düşmanın attığı taştan değil, dostun attığı gülden incinen Hallacı Mansur’umuz var.
Sevgili Dost,
Geçen sabah üzüntülü olduğunu söylediler. Dokunsalar ağlayacakmışsın. Dokunmamışlar yine de ağlamışsın…
Dostun gözünden akan bir damla yaşın yeryüzündeki bütün gölleri tuz gölü yaptığını bilmez gibi..
Sevgili Dost,
Sana ne yazacağım ki; ellerim titremeye başladı. Tokatlı Kani’den ödünç aldığım iğneli dilim dolaştı.
"Ne güzel!"diyecektim oysa, bir dostla yanında değilken konuşmak. Ne güzel diyecektim, mektup mu; yazarak susmak…