Sen ve ben çaydanlık gibiyiz. Sen altısın, ben ise üstü.. Hani büyüksün ya!! Ama bilmediğin bir şey var; Ben sensiz de demlenirim, sen bensiz ancak su kaynatırsın...
Yine mi hüsran?
Her yerde cam kırıkları,
Her şeyde buruk birer anı..
Yine mi hüsran?
Kalbin boşa çırpınışları,
Bu yaşanılan kimin ahı?
Yine mi hüsran?
Yüreğin aldanışları,
Sahte aşk kırıntıları..
Hep hüsran!
Tam oldu derken;
Elde kalan kocaman bir yalan...
Emine ÖZEL SUMMAK
Mahir telefonu istemeye istemeye açtı. Vildan, onun yüz ifadesinden ve konuşmasından büyük bir sorun olduğunu anlamıştı. Mahir, telefonu kapattığında, Vildan korkudan ne olduğunu soramadı bile. Sararmış yüzünü ve gözlerinde biriken yaşları fark etmeyen Mahir, "Ölmüş!" dedi. "Ölmüş! Aşırı dozda ilaç almış. Ne zaman aldığını kimse bilmiyor. Eve bir şeye ihtiyacı olup olmadığına bakmaya gelen, annesinin bir akrabası bulmuş onu. Kapı açıkmış ve içeriye girdiğinde koltuktaymış. Hemen ambulansa haber vermiş ama kurtaramamışlar. O da, bebek de ölmüş!"
Mavi huzurun rengidir derler. Öyledir de. Gökyüzüne yüreğinizle bakın, bunu anlarsınız. Ama hayat mavi değildir. Tonları vardır ve bu tonlar zaman zaman acı verir, hüzün verir, gün gelir gözyaşı olur. TIpkı elinizde tuttuğunuz bu romanda olduğu gibi.
Dışımızdaki değerlerin koyduğu amaçlara ulaşmak için çabalıyoruz ama bu arada içimizdeki değerleri unutuyoruz; hayatımızdaki kopukluk buradan gelmekte.