1000Kitap Logosu
Kaan
Kaan
Kaan
TAKİP ET
Kaan
@Sfumato
DM kullanmıyorum
Erkek
7770 okur puanı
20 Mar 2018 tarihinde katıldı.
1.106
Kitap
141
İnceleme
17,4bin
Alıntı
30
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Sabitlenmiş gönderi
Bir yaşa kadar çok içine kapanık biriydim; dünya sanki beni çevreleyen dar bir çemberden ibaretti ve burada mutluydum, çocuktum. Sonra okul denilen şey başladı. İlk gün çok ağladım ve öğretmenime, derse başlamadığı için kızdım; çalışkan bir öğrenci olacak diye yordular bu davranışımı ama yanıldılar, ben diğer çocuklarla nasıl iletişim kuracağımı bilmiyor ve beni çevreleyen çemberimden çıkmak istemiyordum, korkuyordum. Ve hala korkuyorum! Tek farkla, ben bu çemberden çıkmaya çalıştım defalarca ama her defasında başarısız oldum. Her girişimimde, kendimden feragat ettim ancak işin asıl kötü yanı, kendim denilen şeyi bile bilmiyordum. Bu boşluk hissinden dolayı ki, hep mahçup, kırılgan, ürkek idim. Sanki herkes benimle dalga geçiyor, neden böyle olduğumu konuşup gülüyorlardı. Sahi ben neydim? Bilmiyorum! Öğrenmek istedim; en yakınlarımda aradım, onlar gibi davranmaya ve böylelikle onlar gibi olmaya çalıştım ama olamadım. Okuyunca adam olursun klişesine sarıldım, okudum, bir şeyler kazanmak isterken başka bir şey kazandım ve gidiverdim, ki bu kazandığım da okul çevremin genel iradesinin tezahüründen başka bir şey değildi. İlk sene çemberime dönebilmek için çok uğraştım, yine çok çalışkan bir öğrenci sandılar hatta çok zeki! Ne yazık ki bilemediler yine. Dönemeyince çemberime, tekrar mücadeleye karar verdim ve hayata sarıldım, bu sefer kendimi bulacak ve bu hayat içinde bir yere sahip olacaktım, öyle boşluk içinde bir şeyden bahsetmiyorum, özgül ağırlığı olan! Ama yine olmadı. Yine mahçup, kırılgan ve ürkek idim. Ancak fark ettim ki, her başarısızlıkla bulamadığım kendimden biraz daha uzaklaşıyordum. Umutsuzluk, karamsarlık, doğuştan melankolik yapıma çıkmamacasına yavaş yavaş eklemleniyorlardı. Her zamankinden daha sık ve çok uzaklara dalıyor, bulutlarda farklı farklı şekiller türetiyor, halı desenlerinde, mutfak dolabında, çalışma masasında, kitapların sayfalarında ve tuvaletin fayansında yüzler görüyordum ya da görebiliyordum. Yine dersler, yine dersler... Benim gibilerin hayata sarılmasını sağlayacak başlıca alet edevatların ilki. Ben de yine ona tutundum. Kronolojik hata olmasın, öncesinde her şeyden uzaklaşmak istedim, kendimden bile ve günde 10-12, bazı günler bundan fazla süre çalışacağım bir işe girdim. Altı ayı aşkın bir süre tek bir gün bile izin almadan çalıştım, ustaların birisinin olmaması nedeniyle. İşe ilk girdiğimde yine mahçup, kırılgan ve ürkek idim. Ortamın ucubesi gibi hissediyordum ama zamanla ortama uyum sağlamayı başarmıştım olabildiğince. Her gün birbirinin aynısıydı, her şey birebir aynı gibiydi, öyle ki sigara molalarım ve her molada sigarayı ne kadar içeceğim bile. Düşünmeye gerek yok, çalış gitsin sadece. İnsan, düşünmekten deliriyor; düşünmedikçe ise makineleşiyor. Ve düşünmeye başladım, bedenim de pes etti ve kendimi derslere verdim neyi hedeflediğimi bilmeden. Klasik bir Türkiye öğrencisi gibi davranıp puanıma ve alanıma göre gelebilecek en iyi bölümü yazdım ve işlevi her geçen gün azalan üniversite denilen ortama kendimi attım. Yine bir başlangıç anı, geçmişi kafanda sil ve yeni sayfaya kendini yaz, ama önce kendini bulmalısın. Ama bu sefer her zamankinden avantajlı gibiydim, hızlı bir giriş de yaptım, her şey iyi gidiyordu ancak artık benim tabiatımın kopmaz parçası olan sakınganlık, içe kapanıklık, ürkeklik, yabancılık/yurtsuzluk hissi, soğukluk ve bu şekilde uzayacak bir liste kendini göstermeye başladı, ki başka da bir çaresi yoktu, bir nevi ironik bir durum bu: çünkü ben onu ararken aslında ondan kaçıyordum ve o, ben her başardım dediğim an arkamdan yaklaşıp omzuma elini atıp "seni buldum," diyor. İnsan kendinden kaçabilir mi ya da kendinden nereye kadar kaçabilir? Elin soğukluğunu bedenimde duyduğum her an ondan bir iz üzerimde kalıyordu. Her bir iz omzumda, yeniden ayağa kalkma uğraşımda bana engel oluşturacak birer ağırlığa dönüşüyordu. Ve bir noktadan sonra altında eziliyor, pes ediyordum. Tek dayanağım vardı: İnanç. Küçüklükten beri saf bir duyguyla bağlı olduğum ama bir yandan da aklımın tam olarak yatmadığı inanç. Uzun uzun klişeleşmiş 4 bin yıllık sorgulamaları buraya sıralamaya gerek yok, sadece 9-10 yaşındayken bile "Allah her şeyi bilirken beni neden yaratıp bir sınava sokuyor ki," veya "Allah kendi yarattığı kullarını neden cehenneme atar ki," veya "Allah neden bunca kötülüğe izin verir ki," ve "Allah varsa ne, nerde, nasıl var oluyor ya da onun varlığına biz nasıl vakıf oluyoruz, olabiliyoruz," gibi soruları soruyordum. Tabi, şu an soruları daha derli toplu yazıyorum, siz zihninizde, o yaştaki bir çocuğun kurgulayacağı formata sokun. Nihayetinde korku beni inançta uzun süre tuttu, bu esnada tutunabilmek için her görüşten din adamını, din felsefecisini dinledim. Özellikle inancı akla uygun açıklayanlar favorim olmuştu, her şey tamam diyordum. Mükemmel! Ama içten içe zihnimde oturmayan noktalar mevcuttu, ancak ben bunları görmezden gelmeye devam ettim. Şimdi, korkuyu izah edeyim, beni inançta tutan ve ilgili şeyleri görmezden gelmeme neden olan aklınıza ilk gelecek şey olan cehennem korkusu, ateşlerde yanmak değil. Bunlar daha çok ikincil veya üçüncül korkulardı. Asıl korkum, arayıp arayıp her defasında bulamayıp hüsrana uğradığım kendimin/benliğimin bıraktığı boşluk hissini, tükenmişliği, pes etmişlik hissini birazcık da olsa inançla aşabilmem, daha doğru ifadeyle bunlara karşı elimde tek kalkanın bu olması, öyle ki arkadaşlarıma gayet ciddi bir şekilde, "Eğer inanmasam kesin intihar ederdim," derdim. Çünkü tüm felsefeleri geçiniz, eğer bir gün yok olacaksak, yazdığınız veya okuduğunuz kitapların, yapacağınız filmlerin, projelerin, alacağınız terfilerin, yapacağınız ve büyüteceğiniz çocukların, aşklarınızın, yapmaya çalıştığınız veya yaptığınız devrimlerin, içtiğiniz içkinin, yediğiniz yemeğin, geçirdiğiniz hoş anların, izlediğiniz filmlerin, maçların, yaptığınız iyiliklerin veya kötülüklerin, kısaca bu hayatta attığınız en ufağından en büyüğüne her bir adımın hiçbir anlamı yoktur! Bu, iki kere ikinin dört ettiği kadar kesindir. Tarih boyunca tüm filozoflar, bununla mücadele ettiler, buna çözüm bulmaya çalıştılar ama hiçbir çözüm, insanları inanç kadar avutamadı, huzurla uyutamadı bu hayatta. En iyi ihtimalle inancın yerine koydukları felsefeyi, ideolojiyi de birer inanç nesnesi haline getirdiler ve teizmi terk edip, bir başka şeye, benzer inanç duydular. Bu insanları kavgacı olmalarından tanıyabilirsiniz, iman sahibi bir katı bir dindarın tutkusuyla bağlıdırlar felsefelerine ya da ideolojilerine ve gerçeği de bulduklarına mutlak surette emindirler. Halbuki hiçbir şey bulmuş değillerdir. Felsefe tarihinde bence, en vurucu sözü Nietzsche, "Tanrı öldü!" diyerek söylemiş ve aslında malumun ilanını yapmıştır. Bu, insanlığın sonuydu; mutlu, huzurlu insanın. Tabii ki bundan önce de salgınlar, savaşlar ve benzeri kötü olaylar yaşanıyordu hatta daha çok, ve hatta ortalama insan ömrü 40'ı zor buluyordu. Ama insan tüm bu yıkımlar altında, iradesinin hayatta olduğu topu topu 25 yıllık sürede, bizim ortalama 75 yıllık -60 aktif irade yılı- hayatımızdan daha mutlu ve huzurluydular bir açıdan, çünkü sığınacakları bir inanç vardı, burada değilse öte tarafta mutlu olacaklardı, sonsuz bir hayat söz konusuydu ve en önemlisi bu hayatın bir anlamı vardı; bu işte, insanın tüm zorluklara hem de akıllarınızı ve bedeninizi son noktaya kadar zorlayacak acılara, kederlere, maddi ve manevi işkencelere dayanabilmesini sağlayacak yegane kuvvettir! Tanrıyı katletmemizin ardından en gözde alternatif ise buna, anlamı kendimizin yaratması gerektiği argümanıdır; kulağa çok hoş ve güçlü gelir ancak işlevselliği çok çok düşüktür, zira bu hayata, kendi iraden dışı gelirsin, bu normal diyeceksin, tamam geçelim, üzerinde hiçbir tercih hakkının olmadığı aileye, çevreye, topluma doğarsın, doğuştan getirdiğin karakterine etki edecek önemli genetik özelliklerle veya yatkınlıklarla. Sonra da bu iki cephe içinde sonu gelmez bir harp içinde kalarak yaşamak zorunda kalırsın, çoğunlukla baştan teslim bayrağı çekip çevren gibi olup çıkarsın zaten -açıkçası ben de bunu yapmaya çalıştım ama olmadı, pes ettim- ve açıkçası bu şekilde mutlu ve huzurlu olman daha yüksektir. Neticede böylesine çetin bir harp içinde ve bu kadar dezavantajlı olduğun şartlar içinde "kendi anlamını kendin yarat" tarzı bir paradigma baştan mağlup olacaktır büyük olasılıkla. Basite indirgersek, bu, konuya dair Zenginin alternatif çözümüdür anca. Bu noktada bana göre, ateistler temel olarak ikiye ayrılırlar: toplumsal ateistler ve bireysel ateistler. İlkine ait olanlar daha çok bir ideoloji peşinde kendilerini kaptırıp giderler ve az önce dediğim üzere bu ideolojiyi veya felsefeyi farkında olmadan yeni bir inanç nesnesi haline getirirler ve aslında bu sayede diğer gruba göre daha mutlu, huzurlu olurlar hayatta. Bir ideolojiye bağlı olmayıp bu gruba dahil olanlar ise, Atatürk gibi kendilerini içinde bulunduğu topluma adayarak -illa onun ölçüsünde olacak değil tabiki- veya topluma olabildiğince eklemlenerek yaşamaya devam ederler. Diğer taraftaki bireysel ateist grubundaki insanlar ise Nietzsche'nin çok güzel izah ettiği üzere, 'uzun süre uçurumlarına baktıkları için uçurumları da onlara bakar" ve delilik sınırında gezinirler. Bu sınır gerçeğe en yakın, aynı zamanda da en uzak noktadır. Tüm insanlık tarihi boyunca gerçeğin akla yatkın olacağı tezi birbirinden ufak farklarla öne sürüldü, ve adeta insanlık buna saplandı kaldı. Bir açıdan medeniyetin gelişimi için olumlu oldu, zira spirituelizmle medeniyet ancak bir noktaya kadar, o da ilkel gelişimini sağlayabilirdi. Neyse, insanlık şunu ya sormadı ya da soran tek tük insan çıktı: Gerçek neden akla yatkın olsun ki? Akıl dediğin şey de senin için bir mefhum olan gerçeğin ürünü sadece, diğer pek çok şeyin ürünü olduğu gibi. Akıl, içinde gerçeğin bulunduğu geniş küme değil, tam tersi. Ve bizler aklımızın esiri canlılar olduğumuz için onu yetkince kavrayıp, onun en olası bir saçmalık olabileceğine ihtimal bile vermiyoruz; bir açıdan bu sayede hayatta kalabiliyoruz, diğer açıdan ise içimizdeki derin huzursuzluğu besliyoruz kendi elimizle, o uçuruma bakmamak için sürekli bir uğraş arıyor, bulamayınca birbirimizle kavga ediyoruz. Evet, bir gerçek varsa o da onun bir saçmalık olduğudur, yani onun olabileceği en yakın şeyin bir saçmalık olduğudur. Sakın, yüzde bir bile olsa akla uygun olabilir demeyin, çünkü anlam denilen aradığınız ütopyanın yıkılması için yüzde bir bile saçmalık kafi! Bu sarsıcı gerçekle, "intihar düşüncesi güçlü bir avuntudur; sayesinde bir tek kabus dolu geceyi geçiştirir insan" diyerek yüz yüze gelen en cesur insan Nietzsche bile nihayetinde delirerek hayatını kaybetti. Sonuçta, geldiğim noktada ya geriye adım atıp kafamı kuma gömüp, karanlıkta yaşayıp uçurumumu görmezden gelmeye devam edecektim ya da bir an için cesur davranıp ilerleyecek ve nispeten daha aydınlık bir noktaya gelip gerçeğe yaklaşacaktım. Çocukluğumdan beri kafamı kurcalayan soruları bilme arzusuyla ileri adım attım ve kayış tamamen koptu. Şimdi dindar insanlar diyecek ki, geri inan. İşte, bu işler öyle olmuyor. Nasıl bir benzetme yaparsam yapayım hakaret olarak algılayan çıkacağı için hiçbir benzetme yapmıyorum, sadece inanç, kaybettiğin ve sonra arayıp bulduğun bir oyuncağın değildir; kaybettin mi gitmiştir, bir daha bulamazsın, bir daha eskisi gibi olmaz. Game over, olmuştur yani. Bununla birlikte bendeki boşluk, ait olamama, ne olduğunu bilememe gibi hisler salt inancın varlığıyla çözüme kavuşacak bir sorun değil zaten, sadece bunlara karşı koyacağım en güçlü motivasyondu. Neticede uzun süredir hayatı askıya almış gibiyim. Kitaplarla avutma içimdeyim kendimi, ki kitaplar hayatta kendimi en çok ait hissettiğim birer duraktır. Yaşanılan hayatın hangi durağında bekleyeceğine doğru karar veremeyip, artık geriye dönemeyeceğini anladığın ya da yeniden nasıl başlayacağını anlayamadığın ya da yeniden başlamanın senin için bir kez daha mağlubiyet anlamına geldiğine ikna olup daimi pes etmişlik içinde, bulunduğu ve her geçen gün çürüyen bedeni terk etmeyi arzulayan ruha dönüşmek, son duraktır belki de. Bu noktada intihar akla geliyor veya hiç gitmiyor. Kendisi de intihar etmiş biri olarak Sadık Hidayet'in "Hiç kimse intihara karar vermez. İntihar bazılarına mahsustur. Onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. İntihar da bazı kimselerle birlikte doğmuştur," sözü kadercilik tonu biraz fazla gibi dursa da doğruluk payı olan da bir tespit olarak duruyor karşımızda. Buna karşın Cioran'ın "Hiçbir şeye dayanmadığı için, bir gerekçenin gölgesi bile bulunmadığı için, hayatta sebat ederiz. Ölüm fazla kesindir..." sözünün teması da bir açıdan kişiyi hayatta tutan şey gibi duruyor. Yani, hayal bile edemediğimiz hiçliğe dahil olacak olma ve bunu kendine acı vererek yapacak olma veya acı vermeyecek bir yoldan yapacak olma, neticede sensiz akıp gidecek tüm o hayat denilen şey; yani intihar, sana bir hiç olduğunu en derinden kavratan düşüncedir ve gücünü belki de tek kesin olan ölümden alır. Ve Cioran'a göre bizi hayatta tutan bu müthiş yüksek kesinlik ve ona karşın duran bir o kadar zayıf yaşamın nispeten ferahlatıcı kucağı. Bununla birlikte aslında Cioran, benim onca satırda yapamadığımı tek bir sözle başarmış: "Hiçbir zaman kendimi bir varlık sanmadım. Bir vatansız, bir toplumdışı, ancak doğumunun gereksizliğiyle, fazlalığıyla varo­lan bir hiç..." Bir arkadaşım "sen fazla teoriksin, pratik değilsin" demişti, üstelik henüz tanışalı çok olmamışken, buradan hareketle, insanları tanımak ve bunu kısa ve öz şekilde ifade etmek için onlarca kitap okumanın şart olmadığını da görebiliriz; zira arkadaşım yok denecek kadar kitap okuyan biridir. Ancak ben pratik olmak istedim, ama olamadım bir türlü. Ben hayata dahil olmak istedim, ama o hep kaçtı, beni dışarı atarak. Sonra ben de olduğum yerde onu askıya aldım, çünkü hiçbir motivasyonum kalmadı. Tepkisellik, her şeyi dalgaya vurma eğilimi vs vs hep motivasyonun yerine ikame çalışmaları içgüdümün, bunu fark etsem de kabul etmedim uzun süre, zira işime geliyordu ama geçilmemesi gereken noktaları geçmeye çok meraklıyım. Hayatta her şeyi sorguladım, en çok da kendimi, didik didik edercesine ve Dostoyevski'nin dediği üzere "Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık." Eğer öldükten sonra bir teşhis koyulacaksa bana, onun, Dostoyevski'nin bu teşhisi olmasını isterim. Buna karşın, hayatta her şeyi anladığımı da iddia etmiyorum, hatta kendimi de. Belki hala hayatta olmamın nedeni budur, bilemiyorum. Belki de bir anlık cesaretle geçmem gereken son bir nokta daha vardır. Yine eğer geçersem neyle karşılacağımı tahmin ettiğim ama ondan korkup kaçındığım, ama bir o kadar da bilmek istediğim, ona temas etmek istediğim. Ve bir mucize mi yoksa tesadüf mu desek, bu size kalsın, karşıma çıkan söz, duygularıma tercüman oluyor: "Çoktan ölmüşüm, beni gömmeye gelmelerini bekliyormuşum gibi geliyordu bana," demiş Giovanni Papini, çok güzel demiş. Herkese iyi geceler..
6
30
Kaan
tekrar paylaştı.
Bir yaşa kadar çok içine kapanık biriydim; dünya sanki beni çevreleyen dar bir çemberden ibaretti ve burada mutluydum, çocuktum. Sonra okul denilen şey başladı. İlk gün çok ağladım ve öğretmenime, derse başlamadığı için kızdım; çalışkan bir öğrenci olacak diye yordular bu davranışımı ama yanıldılar, ben diğer çocuklarla nasıl iletişim kuracağımı bilmiyor ve beni çevreleyen çemberimden çıkmak istemiyordum, korkuyordum. Ve hala korkuyorum! Tek farkla, ben bu çemberden çıkmaya çalıştım defalarca ama her defasında başarısız oldum. Her girişimimde, kendimden feragat ettim ancak işin asıl kötü yanı, kendim denilen şeyi bile bilmiyordum. Bu boşluk hissinden dolayı ki, hep mahçup, kırılgan, ürkek idim. Sanki herkes benimle dalga geçiyor, neden böyle olduğumu konuşup gülüyorlardı. Sahi ben neydim? Bilmiyorum! Öğrenmek istedim; en yakınlarımda aradım, onlar gibi davranmaya ve böylelikle onlar gibi olmaya çalıştım ama olamadım. Okuyunca adam olursun klişesine sarıldım, okudum, bir şeyler kazanmak isterken başka bir şey kazandım ve gidiverdim, ki bu kazandığım da okul çevremin genel iradesinin tezahüründen başka bir şey değildi. İlk sene çemberime dönebilmek için çok uğraştım, yine çok çalışkan bir öğrenci sandılar hatta çok zeki! Ne yazık ki bilemediler yine. Dönemeyince çemberime, tekrar mücadeleye karar verdim ve hayata sarıldım, bu sefer kendimi bulacak ve bu hayat içinde bir yere sahip olacaktım, öyle boşluk içinde bir şeyden bahsetmiyorum, özgül ağırlığı olan! Ama yine olmadı. Yine mahçup, kırılgan ve ürkek idim. Ancak fark ettim ki, her başarısızlıkla bulamadığım kendimden biraz daha uzaklaşıyordum. Umutsuzluk, karamsarlık, doğuştan melankolik yapıma çıkmamacasına yavaş yavaş eklemleniyorlardı. Her zamankinden daha sık ve çok uzaklara dalıyor, bulutlarda farklı farklı şekiller türetiyor, halı desenlerinde, mutfak dolabında, çalışma masasında, kitapların sayfalarında ve tuvaletin fayansında yüzler görüyordum ya da görebiliyordum. Yine dersler, yine dersler... Benim gibilerin hayata sarılmasını sağlayacak başlıca alet edevatların ilki. Ben de yine ona tutundum. Kronolojik hata olmasın, öncesinde her şeyden uzaklaşmak istedim, kendimden bile ve günde 10-12, bazı günler bundan fazla süre çalışacağım bir işe girdim. Altı ayı aşkın bir süre tek bir gün bile izin almadan çalıştım, ustaların birisinin olmaması nedeniyle. İşe ilk girdiğimde yine mahçup, kırılgan ve ürkek idim. Ortamın ucubesi gibi hissediyordum ama zamanla ortama uyum sağlamayı başarmıştım olabildiğince. Her gün birbirinin aynısıydı, her şey birebir aynı gibiydi, öyle ki sigara molalarım ve her molada sigarayı ne kadar içeceğim bile. Düşünmeye gerek yok, çalış gitsin sadece. İnsan, düşünmekten deliriyor; düşünmedikçe ise makineleşiyor. Ve düşünmeye başladım, bedenim de pes etti ve kendimi derslere verdim neyi hedeflediğimi bilmeden. Klasik bir Türkiye öğrencisi gibi davranıp puanıma ve alanıma göre gelebilecek en iyi bölümü yazdım ve işlevi her geçen gün azalan üniversite denilen ortama kendimi attım. Yine bir başlangıç anı, geçmişi kafanda sil ve yeni sayfaya kendini yaz, ama önce kendini bulmalısın. Ama bu sefer her zamankinden avantajlı gibiydim, hızlı bir giriş de yaptım, her şey iyi gidiyordu ancak artık benim tabiatımın kopmaz parçası olan sakınganlık, içe kapanıklık, ürkeklik, yabancılık/yurtsuzluk hissi, soğukluk ve bu şekilde uzayacak bir liste kendini göstermeye başladı, ki başka da bir çaresi yoktu, bir nevi ironik bir durum bu: çünkü ben onu ararken aslında ondan kaçıyordum ve o, ben her başardım dediğim an arkamdan yaklaşıp omzuma elini atıp "seni buldum," diyor. İnsan kendinden kaçabilir mi ya da kendinden nereye kadar kaçabilir? Elin soğukluğunu bedenimde duyduğum her an ondan bir iz üzerimde kalıyordu. Her bir iz omzumda, yeniden ayağa kalkma uğraşımda bana engel oluşturacak birer ağırlığa dönüşüyordu. Ve bir noktadan sonra altında eziliyor, pes ediyordum. Tek dayanağım vardı: İnanç. Küçüklükten beri saf bir duyguyla bağlı olduğum ama bir yandan da aklımın tam olarak yatmadığı inanç. Uzun uzun klişeleşmiş 4 bin yıllık sorgulamaları buraya sıralamaya gerek yok, sadece 9-10 yaşındayken bile "Allah her şeyi bilirken beni neden yaratıp bir sınava sokuyor ki," veya "Allah kendi yarattığı kullarını neden cehenneme atar ki," veya "Allah neden bunca kötülüğe izin verir ki," ve "Allah varsa ne, nerde, nasıl var oluyor ya da onun varlığına biz nasıl vakıf oluyoruz, olabiliyoruz," gibi soruları soruyordum. Tabi, şu an soruları daha derli toplu yazıyorum, siz zihninizde, o yaştaki bir çocuğun kurgulayacağı formata sokun. Nihayetinde korku beni inançta uzun süre tuttu, bu esnada tutunabilmek için her görüşten din adamını, din felsefecisini dinledim. Özellikle inancı akla uygun açıklayanlar favorim olmuştu, her şey tamam diyordum. Mükemmel! Ama içten içe zihnimde oturmayan noktalar mevcuttu, ancak ben bunları görmezden gelmeye devam ettim. Şimdi, korkuyu izah edeyim, beni inançta tutan ve ilgili şeyleri görmezden gelmeme neden olan aklınıza ilk gelecek şey olan cehennem korkusu, ateşlerde yanmak değil. Bunlar daha çok ikincil veya üçüncül korkulardı. Asıl korkum, arayıp arayıp her defasında bulamayıp hüsrana uğradığım kendimin/benliğimin bıraktığı boşluk hissini, tükenmişliği, pes etmişlik hissini birazcık da olsa inançla aşabilmem, daha doğru ifadeyle bunlara karşı elimde tek kalkanın bu olması, öyle ki arkadaşlarıma gayet ciddi bir şekilde, "Eğer inanmasam kesin intihar ederdim," derdim. Çünkü tüm felsefeleri geçiniz, eğer bir gün yok olacaksak, yazdığınız veya okuduğunuz kitapların, yapacağınız filmlerin, projelerin, alacağınız terfilerin, yapacağınız ve büyüteceğiniz çocukların, aşklarınızın, yapmaya çalıştığınız veya yaptığınız devrimlerin, içtiğiniz içkinin, yediğiniz yemeğin, geçirdiğiniz hoş anların, izlediğiniz filmlerin, maçların, yaptığınız iyiliklerin veya kötülüklerin, kısaca bu hayatta attığınız en ufağından en büyüğüne her bir adımın hiçbir anlamı yoktur! Bu, iki kere ikinin dört ettiği kadar kesindir. Tarih boyunca tüm filozoflar, bununla mücadele ettiler, buna çözüm bulmaya çalıştılar ama hiçbir çözüm, insanları inanç kadar avutamadı, huzurla uyutamadı bu hayatta. En iyi ihtimalle inancın yerine koydukları felsefeyi, ideolojiyi de birer inanç nesnesi haline getirdiler ve teizmi terk edip, bir başka şeye, benzer inanç duydular. Bu insanları kavgacı olmalarından tanıyabilirsiniz, iman sahibi bir katı bir dindarın tutkusuyla bağlıdırlar felsefelerine ya da ideolojilerine ve gerçeği de bulduklarına mutlak surette emindirler. Halbuki hiçbir şey bulmuş değillerdir. Felsefe tarihinde bence, en vurucu sözü Nietzsche, "Tanrı öldü!" diyerek söylemiş ve aslında malumun ilanını yapmıştır. Bu, insanlığın sonuydu; mutlu, huzurlu insanın. Tabii ki bundan önce de salgınlar, savaşlar ve benzeri kötü olaylar yaşanıyordu hatta daha çok, ve hatta ortalama insan ömrü 40'ı zor buluyordu. Ama insan tüm bu yıkımlar altında, iradesinin hayatta olduğu topu topu 25 yıllık sürede, bizim ortalama 75 yıllık -60 aktif irade yılı- hayatımızdan daha mutlu ve huzurluydular bir açıdan, çünkü sığınacakları bir inanç vardı, burada değilse öte tarafta mutlu olacaklardı, sonsuz bir hayat söz konusuydu ve en önemlisi bu hayatın bir anlamı vardı; bu işte, insanın tüm zorluklara hem de akıllarınızı ve bedeninizi son noktaya kadar zorlayacak acılara, kederlere, maddi ve manevi işkencelere dayanabilmesini sağlayacak yegane kuvvettir! Tanrıyı katletmemizin ardından en gözde alternatif ise buna, anlamı kendimizin yaratması gerektiği argümanıdır; kulağa çok hoş ve güçlü gelir ancak işlevselliği çok çok düşüktür, zira bu hayata, kendi iraden dışı gelirsin, bu normal diyeceksin, tamam geçelim, üzerinde hiçbir tercih hakkının olmadığı aileye, çevreye, topluma doğarsın, doğuştan getirdiğin karakterine etki edecek önemli genetik özelliklerle veya yatkınlıklarla. Sonra da bu iki cephe içinde sonu gelmez bir harp içinde kalarak yaşamak zorunda kalırsın, çoğunlukla baştan teslim bayrağı çekip çevren gibi olup çıkarsın zaten -açıkçası ben de bunu yapmaya çalıştım ama olmadı, pes ettim- ve açıkçası bu şekilde mutlu ve huzurlu olman daha yüksektir. Neticede böylesine çetin bir harp içinde ve bu kadar dezavantajlı olduğun şartlar içinde "kendi anlamını kendin yarat" tarzı bir paradigma baştan mağlup olacaktır büyük olasılıkla. Basite indirgersek, bu, konuya dair Zenginin alternatif çözümüdür anca. Bu noktada bana göre, ateistler temel olarak ikiye ayrılırlar: toplumsal ateistler ve bireysel ateistler. İlkine ait olanlar daha çok bir ideoloji peşinde kendilerini kaptırıp giderler ve az önce dediğim üzere bu ideolojiyi veya felsefeyi farkında olmadan yeni bir inanç nesnesi haline getirirler ve aslında bu sayede diğer gruba göre daha mutlu, huzurlu olurlar hayatta. Bir ideolojiye bağlı olmayıp bu gruba dahil olanlar ise, Atatürk gibi kendilerini içinde bulunduğu topluma adayarak -illa onun ölçüsünde olacak değil tabiki- veya topluma olabildiğince eklemlenerek yaşamaya devam ederler. Diğer taraftaki bireysel ateist grubundaki insanlar ise Nietzsche'nin çok güzel izah ettiği üzere, 'uzun süre uçurumlarına baktıkları için uçurumları da onlara bakar" ve delilik sınırında gezinirler. Bu sınır gerçeğe en yakın, aynı zamanda da en uzak noktadır. Tüm insanlık tarihi boyunca gerçeğin akla yatkın olacağı tezi birbirinden ufak farklarla öne sürüldü, ve adeta insanlık buna saplandı kaldı. Bir açıdan medeniyetin gelişimi için olumlu oldu, zira spirituelizmle medeniyet ancak bir noktaya kadar, o da ilkel gelişimini sağlayabilirdi. Neyse, insanlık şunu ya sormadı ya da soran tek tük insan çıktı: Gerçek neden akla yatkın olsun ki? Akıl dediğin şey de senin için bir mefhum olan gerçeğin ürünü sadece, diğer pek çok şeyin ürünü olduğu gibi. Akıl, içinde gerçeğin bulunduğu geniş küme değil, tam tersi. Ve bizler aklımızın esiri canlılar olduğumuz için onu yetkince kavrayıp, onun en olası bir saçmalık olabileceğine ihtimal bile vermiyoruz; bir açıdan bu sayede hayatta kalabiliyoruz, diğer açıdan ise içimizdeki derin huzursuzluğu besliyoruz kendi elimizle, o uçuruma bakmamak için sürekli bir uğraş arıyor, bulamayınca birbirimizle kavga ediyoruz. Evet, bir gerçek varsa o da onun bir saçmalık olduğudur, yani onun olabileceği en yakın şeyin bir saçmalık olduğudur. Sakın, yüzde bir bile olsa akla uygun olabilir demeyin, çünkü anlam denilen aradığınız ütopyanın yıkılması için yüzde bir bile saçmalık kafi! Bu sarsıcı gerçekle, "intihar düşüncesi güçlü bir avuntudur; sayesinde bir tek kabus dolu geceyi geçiştirir insan" diyerek yüz yüze gelen en cesur insan Nietzsche bile nihayetinde delirerek hayatını kaybetti. Sonuçta, geldiğim noktada ya geriye adım atıp kafamı kuma gömüp, karanlıkta yaşayıp uçurumumu görmezden gelmeye devam edecektim ya da bir an için cesur davranıp ilerleyecek ve nispeten daha aydınlık bir noktaya gelip gerçeğe yaklaşacaktım. Çocukluğumdan beri kafamı kurcalayan soruları bilme arzusuyla ileri adım attım ve kayış tamamen koptu. Şimdi dindar insanlar diyecek ki, geri inan. İşte, bu işler öyle olmuyor. Nasıl bir benzetme yaparsam yapayım hakaret olarak algılayan çıkacağı için hiçbir benzetme yapmıyorum, sadece inanç, kaybettiğin ve sonra arayıp bulduğun bir oyuncağın değildir; kaybettin mi gitmiştir, bir daha bulamazsın, bir daha eskisi gibi olmaz. Game over, olmuştur yani. Bununla birlikte bendeki boşluk, ait olamama, ne olduğunu bilememe gibi hisler salt inancın varlığıyla çözüme kavuşacak bir sorun değil zaten, sadece bunlara karşı koyacağım en güçlü motivasyondu. Neticede uzun süredir hayatı askıya almış gibiyim. Kitaplarla avutma içimdeyim kendimi, ki kitaplar hayatta kendimi en çok ait hissettiğim birer duraktır. Yaşanılan hayatın hangi durağında bekleyeceğine doğru karar veremeyip, artık geriye dönemeyeceğini anladığın ya da yeniden nasıl başlayacağını anlayamadığın ya da yeniden başlamanın senin için bir kez daha mağlubiyet anlamına geldiğine ikna olup daimi pes etmişlik içinde, bulunduğu ve her geçen gün çürüyen bedeni terk etmeyi arzulayan ruha dönüşmek, son duraktır belki de. Bu noktada intihar akla geliyor veya hiç gitmiyor. Kendisi de intihar etmiş biri olarak Sadık Hidayet'in "Hiç kimse intihara karar vermez. İntihar bazılarına mahsustur. Onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. İntihar da bazı kimselerle birlikte doğmuştur," sözü kadercilik tonu biraz fazla gibi dursa da doğruluk payı olan da bir tespit olarak duruyor karşımızda. Buna karşın Cioran'ın "Hiçbir şeye dayanmadığı için, bir gerekçenin gölgesi bile bulunmadığı için, hayatta sebat ederiz. Ölüm fazla kesindir..." sözünün teması da bir açıdan kişiyi hayatta tutan şey gibi duruyor. Yani, hayal bile edemediğimiz hiçliğe dahil olacak olma ve bunu kendine acı vererek yapacak olma veya acı vermeyecek bir yoldan yapacak olma, neticede sensiz akıp gidecek tüm o hayat denilen şey; yani intihar, sana bir hiç olduğunu en derinden kavratan düşüncedir ve gücünü belki de tek kesin olan ölümden alır. Ve Cioran'a göre bizi hayatta tutan bu müthiş yüksek kesinlik ve ona karşın duran bir o kadar zayıf yaşamın nispeten ferahlatıcı kucağı. Bununla birlikte aslında Cioran, benim onca satırda yapamadığımı tek bir sözle başarmış: "Hiçbir zaman kendimi bir varlık sanmadım. Bir vatansız, bir toplumdışı, ancak doğumunun gereksizliğiyle, fazlalığıyla varo­lan bir hiç..." Bir arkadaşım "sen fazla teoriksin, pratik değilsin" demişti, üstelik henüz tanışalı çok olmamışken, buradan hareketle, insanları tanımak ve bunu kısa ve öz şekilde ifade etmek için onlarca kitap okumanın şart olmadığını da görebiliriz; zira arkadaşım yok denecek kadar kitap okuyan biridir. Ancak ben pratik olmak istedim, ama olamadım bir türlü. Ben hayata dahil olmak istedim, ama o hep kaçtı, beni dışarı atarak. Sonra ben de olduğum yerde onu askıya aldım, çünkü hiçbir motivasyonum kalmadı. Tepkisellik, her şeyi dalgaya vurma eğilimi vs vs hep motivasyonun yerine ikame çalışmaları içgüdümün, bunu fark etsem de kabul etmedim uzun süre, zira işime geliyordu ama geçilmemesi gereken noktaları geçmeye çok meraklıyım. Hayatta her şeyi sorguladım, en çok da kendimi, didik didik edercesine ve Dostoyevski'nin dediği üzere "Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık." Eğer öldükten sonra bir teşhis koyulacaksa bana, onun, Dostoyevski'nin bu teşhisi olmasını isterim. Buna karşın, hayatta her şeyi anladığımı da iddia etmiyorum, hatta kendimi de. Belki hala hayatta olmamın nedeni budur, bilemiyorum. Belki de bir anlık cesaretle geçmem gereken son bir nokta daha vardır. Yine eğer geçersem neyle karşılacağımı tahmin ettiğim ama ondan korkup kaçındığım, ama bir o kadar da bilmek istediğim, ona temas etmek istediğim. Ve bir mucize mi yoksa tesadüf mu desek, bu size kalsın, karşıma çıkan söz, duygularıma tercüman oluyor: "Çoktan ölmüşüm, beni gömmeye gelmelerini bekliyormuşum gibi geliyordu bana," demiş Giovanni Papini, çok güzel demiş. Herkese iyi geceler..
6
30
- Bence insan bilinci evrimde trajik bir şekilde ilerledi. Çok fazla bilinçlendik. Doğa kendinden bağımsız bir bakış açısı yarattı. Bizler doğa kanunlarına göre var olmaması gereken yaratıklarız. Hepimiz bir yanılsama içindeyken duyusal deneyimler ve hislerin gelişimi sayesinde birey olduğumuzu sanan fakat aslında bir hiç olan bireyleriz. Bence türümüzün yapması gereken onurlu davranış programlamamızı reddedip üremeyi durdurmak ve hep birlikte soyumuzu tüketerek kardeşçe bu haksızlığa bir gecede son vermektir. - O halde ne diye sabah yataktan kalkıyoruz ki? - Ben de kendime bunu soruyorum ama aslında bu sorunun cevabı intihar etme cesaretimin olmamasıdır. youtu.be/52PBtsEeVo8
10
Kaan
tekrar paylaştı.
Kaan
bir alıntı ekledi.
Bana dayanılmaz baskılar yapıyordu. Kim? Göğsüme doğru yükselen boşluk. Hangi şehirde? Kollarıma, bacaklarıma... sözlerimi gayrı ciddiye... ellerimi bu korkunç boşluğa... sus... uyanınca düzelecek.
1
16
Kaan
tekrar paylaştı.
Kaan
bir alıntı ekledi.
Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da, anormal dediler. Ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım.
2
24
Kaan
bir alıntı ekledi.
Varlıkların zikrettikleri sebepleri benimsemek güç olduğundan, her birinden her ayrılışımızda, akla gelen soru değişmez şekilde aynıdır: Nasıl oluyor da kendini öldürmüyor? Zira ötekilerin intiharını tahayyül etmekten daha tabiî bir şey yoktur. İnsanı altüst eden ve kolaylıkla yenilenebilen bir sezgiyle kendi yararsızlığımızın farkına vardıktan sonra, herhangi birinin de böyle yapmamış olması anlaşılmaz gelir. Kendini ortadan kaldırmak öyle açık ve öyle basit bir iş gibi görünür ki! Niçin o kadar nadir bir şeydir bu? Niçin herkes bundan kaçar? Çünkü, her ne kadar akıl yaşama iştahını yok saysa da, fiiliyatın sürmesine neden olan hiçlik bütün mutlaklardan üstün bir kuvvettedir; ölümlülerin ölüme karşı sessiz ortaklıklarını izah eder; yalnızca varoluşun simgesi değil, varoluşun ta kendisidir bu hiçlik; her şeydir. Ve bu hiçlik, bu bütün, hayata bir anlam veremez, ama hiç değilse hayatı, olduğu hal içinde sürdürür: Bir intihar etmeme hali.
7