1000Kitap Logosu
Kaan
TAKİP ET
Kaan
@Sfumato
7832 okur puanı
20 Mar 2018 tarihinde katıldı.
ŞU ANDA OKUDUĞU KİTAP
1.130
Kitap
147
İnceleme
17,4bin
Alıntı
47
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Kaan
Okuyucu'yu inceledi.
188 syf.
Duygularımız Kararlarımızda Ne Ölçüde Belirleyicidir?
Kurgusu ya da üslubu tatmin etmese de bir eser dikkat çekici bir soru sorduruyorsa ya da bir konu hakkında dikkat kesilmemi sağlıyorsa benim için hakkında bir şey yazmaya değer kitaplar arasına giriyor. Okuyucu da benim için böyle bir kitap. 15 yaşında sara hastası olduğu için okuldan ve akranlarından uzak kalıp kendini kitaplara vermiş Micheal'ı kahraman olarak buluyoruz. Bir gün sokakta hafif derecede fenalaşıp bir kadının yardımıyla evine gelir. Anne babasının teşvikiyle teşekkür için kadının evine gitmesinin ardından gelişen süreç içinde de kendisinden 21 yaş büyük bu kadınla bir ilişki yaşamaya başlar. Yazar gelebilecek tepkileri de göze alarak bu ilişkiyi erotik sahneler de ekleyerek detaylandırmış. Kitaplarda her türlü ilişki, ruh hali, durum veya olayı görmeyi normal karşılayan bir okur olarak bu ilişkiyi de garipsemedim. Buna karşın insanların bu tarz ilişkileri kitaplarda görünce genellikle verdikleri tepkiyi bu esere vermediklerini fark edip bunun üzerine biraz düşündüm. Eğer 36 yaşındaki bir erkek ile 15 yaşında bir kızın ilişkisi söz konusu olsa aynı tepkisizlik oluşur muydu diye kendi kendime sordum, buna cevabım ise "oluşmazdı, yani mutlaka tepki meydana gelirdi", şeklinde oldu. O halde, bu durumda da cinsiyetlere yüklediğimiz değerlerin, anlamların algımıza etki ettiği sonucuna vardım. Hanna adındaki bu kadın bir gün hiçbir not bırakmadan ortadan kaybolur, Micheal hayatına devam edip hukuk okumaya başlar. Nazi davalarından birinde izleyici olarak bulunurken Hanna ile karşılaşır, Hanna sanık sandalyesindedir, daha önemlisi iyi bir avukat tutmamış ve dava dosyasını da yeterince incelemeden ciddi düzeyde hüküm giymesine sebebiyet verecek şekilde ifadelerde bulunmaktadır. Buradan hareketle sorgulama yapan Michael, onunla anılarını didik didik edip nihayetinde Hanna'nın okuma yazma bilmediğini fark eder. Karşımıza absürd bir manzara çıkar bu noktada: Hanna, mesleki yaşamında alacağı terfilerden vazgeçerken, kendisini Nazi toplama kampında çalışan bir görevli olarak bulurken ve de sanık sandalyesinde otururken hep bu okuma yazma bilmemesinden duyduğu utancin merkezi bir rol oynadığına şahit oluruz. Peki, utanç duygusu bir insan için onun hayatını bu derecede mahvedecek düzeyde kuvvetli midir? Şu an Hanna'nın durumuna tüm olaylar yaşandıktan sonra geniş açıdan baktığımızda, onun ne kadar büyük bir saçmalığa imza attığını düşünebiliriz. Ancak Hanna, bu her bir olayda tercihlerde bulunurken bizim gibi sonuca bakarak hareket edememektedir. Anlık olaylar esnasında karar mekanizmamızı çoğu kez mantığın yerine anlık duygularımız etkiler ve neticede kendimizi 'saçma' ve vahim bir halin içinde bulabiliriz. Hanna'nın durumunu ben bu şekilde yorumluyorum. Kitabın bana sordurduğu bu sorudan hareketle, hareketlerimizi hep akıl ve mantıkla temellendirme gayretinde olsak da sonuçta duygularımızın ve iç güdülerimizin ne kadar da belirleyici olduğunu görüyorum. Kendisinde düzen gördüğümüz yaşamın da aslında bir kaos ve bir saçma olduğunu da göz önünde alınca bu bana garip gelmiyor baştaki kadar. Sonuç olarak biz insanlar da bu saçma kaosun birer üyesinden başka bir şey değiliz. Keyifli okumalar..
Okuyucu
8.6/10
· 1.384 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
6
Kaan
Korku'yu inceledi.
112 syf.
Stefan Zweig maddi ve manevi açıdan hayatının zirve noktasını yaşarken Nazilerin iktidar gelmesinin akabinde sokaklarda eserlerinin yakılmasına şahit olmuş ve yasaklı yazarlar arasında kendine en üst sıralarda yer bulmuştur. Bunun sonucunda ülkesini terk etmek zorunda kalarak nihayetinde soluğu dünyanın bir ucunda, Brezilya'da almıştır. Nazi tehlikesinin bu kadar uzağında yaşarken bile korku onu her an takip etmiş ve bununla birlikte kendisinde oluşan insanlığın geleceğine dair derin umutsuzluk, yaşamına son vermesiyle noktalanmıştır. Ben, bu hikayesinde İrene'in sokakta yürürken çevresindeki konuşmalardan bile ürker hale gelmesinde, Zweig'ın kendisinin yaşadığı korkunun tezahürlerini gördüm ve bu durum, Korku'nun etkileyiciliğini oldukça artırdığını düşünüyorum; doğal olarak Korku, okuduğum eserleri arasında en beğendiklerim arasında kendine yer buldu. Irene karakterine biraz eğildiğimizde, dışarıdan bakıldığında onun, imrenilecek yaşam standartlarına sahip bir kadın olduğunu görüyoruz. Bundan dolayı ilk anda kocasını aldatmasına anlam veremeyebiliriz lakin Zweig'ın da bir yerde ifade etmesinden de anlıyoruz ki, son derece tekdüze bir hayat da insanı mutsuz edebiliyor, her ne kadar maddi, manevi olanaklar yukarıda olsa da. Irene bu nedenden ötürü hayatında macera arayarak kocasını bir sanatçı ile aldatır. Aşk yaşadığı kişinin sanatçı olması de kayda değer, çünkü sanatın motivasyon gücünü de can sıkıntısı oluşturur. Tarihte birçok sanatçının maddi durumunun gayet iyi olduğunu görürüz, buna benzer olarak diğer noktalardan da iyi durumda olurlar ve baktığımızda neden yazı yazmakla, resim yapmakla ve benzeri sanatsal aktivitelerde bulunduklarına şaşırabiliriz ama işte can sıkıntısının tetiklemesiyle bir şeyler üreterek hayatlarına renk katmak, kendilerini ifade etmek, tarihe adlarını yazdırmak isterler. Bu açıdan can sıkıntısı, tekdüzelik ironik şekilde içinde büyük potansiyel barındırır. Korku aynı zamanda haz da verir. Kendimizden hareketle, bazen gece yarısı korku filmi izleme isteği duyarız. Normalde mantıklı şekilde baktığımızda buna bir gerekçe bulmakta zorlanabiliriz. İnsan neden korkmak ister ki, diye sorarız doğal olarak ancak insan tabiatının sandığımız kadar mantıklı olmadığını da anlayabiliriz bu noktada. Korku adrenalini yüksektir ve bu da bize haz verir. Film ve kitaplarla bu hazzı, korkuyu kontrolümüz altında tutarak yaşarız ki korkunun en büyük gücü olan belirsizliği, filmin veya kitabın sonuna geldiğimizde dağıtarak rahatlama yaşarız. Eğer bir korku filminin sonunu getirmeden yarıda bırakırsanız onun sizi etkileme, kafanızı meşgul etme süresi de artar. Bu nedenle ben korku filmlerini hep sonuna kadar izlerim. İrene'in de bir süre sonra yaşadığı korkudan haz duymaya başladığına şahit oluruz. Ancak belirsizlik nedeniyle onun korkusu giderek zihninde bir hapishane oluşturarak evinden bile çıkamamasına, kapı her çaldığında koşarak onu açmasına ve benzeri anormal davranışlara iter. Dune serisinin mottosu olan "korku aklın katili," sözü bu noktada aklıma geliyor hemen. Gerçekten de korku, aklımızı öldürür yavaş yavaş. Bu duruma başka bir örnek vererek yaklaşalım: bir idam mahkumu düşünelim. Ertesi sabah infaz edileceğini biliyor. Bu insan artık rahatlama yaşar, korkunun yanısıra ve belki korkudan da fazla. Çünkü belirsizlik ve bir nebze de olsa duyduğu umut tamamen sonlanmıştır, ve bu insan hayatında hiç olmadığı kadar dürüstleşebilir, ona bir tomar kağıt verilse tahminim o ki, en yakınlarını bile hayretler içinde bırakacak itiraflarda bulunur. Öte yandan korku ironik şekilde kendimizi ve çevremizi daha iyi tahlil etmemizi ve tanınmamızı sağlayabilir. Çünkü insan hayatta kalma arzusunun tetiklenmesiyle en azından bir süre için oldukça mantıklı ve cesur şekilde kendini ve çevresini tahlil etme imkanı bulur. Öyle ki bu imkanı bulan Irene, sekiz yıldır evli olduğu kocasının daha önce fark edemediği özelliklerini görme imkanı bulur ve kendisinde de yine benzer keşiflerde bulunarak artık o hatayı yapan benliğinden uzaklaşarak yeni bir benliğe vardığını fark eder. İşte bu noktada Zweig belki de hikayenin en can alıcı sorusunu sorar: hepimiz hayatımızda hatalar yapar, ufak ya da büyük suçlar işleriz, bunlar çoğunlukla bizde değişmelere neden olur, önemli kırılmalar yaşamamızı sağlar. Bunlar neticesinde artık farklı bir kişi oluruz. Böyleyse İrene özelinde soracak olursak, Irene artık başka biri olmuşken, geçmişte yaptığı bir hatadan dolayı suçlanmalı, cezalandırılmalı mıdır? Bununla birlikte, korkunun belirsizlik havuzunda boğulmamak için acılar çekerek debelenen İrene, verilecek en büyük cezalardan birini halihazırda çekmemiş midir? Bazı eserler birden fazla okunmayı hak eder, bence Korku da bu tarz bir kitap, benim ikinci okumamdı. Önceki okumama göre bana daha etkileyici geldi. Sadece sonunu beğenmediğimi söyleyebilirim. Bana sonu, hikayede eğreti durmuş gibi geldi. Keyifli okumalar
Korku
8.5/10
· 62,7bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
23
Kaan
Aşka Dair Nesirler'i inceledi.
276 syf.
·
Beğendi
Şiir nispeten uzak olduğum bir kulvar edebiyatta her ne kadar son zamanlarda ilgim artmış olsa da. Bunu da şuna bağlıyorum: biz insanlar, düz bir çizgi üzerinde yol aldığımızı sanıyor olsak da, bu çizgi üzerinde süreç içinde kırılmalar meydana gelir ve çoğu zaman farkında bile olmadan ya da üzerinden çok uzun zaman geçmeden bu kırılmaların farkına bile varmayız. Bir gün, bizi de sürükleyerek akıp geçen hayatın kenarına kısa süreli bile olsa çıktığımızda, dönüp geçmişe bakarız ve o an fark ederiz ki, eski ben ile yeni ben bambaşkadır! Sanki yer yarılmış, daha doğru ifadeyle yer billurlaşmış ve ayaklarımızın altında eski ben, şimdiki bene bakmaktadır, şimdiki ben de ona... Bu travmatik ve trajik durum, insan ruhunu cendereye alarak, ona sık sık dünden bugüne davranışlarının muhasebesini yapmaya zorlar. Bu da bir kimlik karmaşasına sebebiyet verir: Ben kimim? Aşkı da bu açıdan ele alabiliriz pekala, çünkü aşık olmadan önceki halimiz ile aşık olan halimiz birbirinden çoğu zaman bambaşkadır. En mantıklı insanı bile aşk, mantıksız kılabilir ya da en realist insanı bir romantik ruh haline büründürebilir. Zaten aşkın olayı da tam olarak budur: ayaklarınızın altındaki toprakta çöküntüler oluşturup sizi içine düşürmek. Düştüğünüz bu yerde bulunduğunuz, uzunluğu kişiden kişiye değişen süre zarfında, gerçek hayattan kopuk olduğunuz için mantıklı ya da realist olduğunuzda size uzak gelen kararları aldırır, aklınızdan hiç geçmeyeceğiniz tercihleri yaptırarak hayatınızda değişiklikler meydana getirir. Schopenhauer ya da evrimsel açıdan yaklaşılacak olursa, kör istencin ya da soyun devamı için bunlar yaşanır. Tabi, aşık olup da çocuk yapmayan çiftleri düşünecek olursak, insan denilen ne olduğunu en başta kendisinin bile anlayamadığı canlının kör istence ya da evrime bir çalım atarak büyük bir soru işaretini büyük bir bomba olarak onların ortasına bıraktığını da düşünebiliriz. Bilimsel terminolojide soyut her şeyi somuta indirgeyerek açıklamaya çalışmak temel olduğundan dolayı aşkı birtakım hormonlarla açıklamak revaçtadır. Bunların aksini iddia ederek sahte bilimci bir tavır tanınacak değilim, ben sadece birtakım hormonlar salgılandığı için aşk diye adlandırılan duygu durumunu yaşadığımıza fazla odaklanırken olayın indirgenemez bir boyutunun da olabileceği ihtimalini es geçtiğimizi söyleyeceğim. Mesela herkes hayatının bir anında aşık olur, ancak kimisi aşıkken şiir yazar, beste yapar, oldukça yaratıcı sürprizler planlar ya da oturur sadece ağlar. Ancak benim odaklanmak istediğim husus sanatsal boyutu. Tabi ki, bir Antik Yunanlı gibi bu durumdaki insanların esinlerini Musalar'dan aldığını iddia etmeyeceğim, buna karşın bu esinleri salt hormonlara ya da sinirsel aktivitelere de indirgeyebileceğimizi de söyleyemeyeceğim. Eğer böyle ise, gerekli teçhizatlar ve imkanlar çerçevesinde herhangi bir insana hormon takviyesi yapılıp ve uygun sinirsel aktiviteler düzenlendiğinde, bu insandan bir Goethe ya da bir Charles Baudelaire ya da incelemesini yapmakta olduğum Ümit Yaşar Oğuzcan yaratabiliriz demek olur, yani bu isimlerin ortaya çıkardığı eserleri olduğu gibi ya da çok benzer şekilde üretmesi beklenmelidir. Bilmiyorum belki gelecekte bu da yapılır ama henüz bilim bu kadar ilerlemedi. Ben burada kısaca şunu anlatmak istiyorum, bilim yolumuzu aydınlatan bir nevi Prometheus'un Tanrılardan çaldığı bir ateş, ancak ona insana dair her bir zerreyi mükemmel derecede aydınlatmış şekilde bakmak hata olacaktır. Bilhassa sanatsal konularda… İşte, ister hormonların bir ürünü olsun isterse Eros'un okunun ucunda bulunuyor olsun, aşk, sanatsal aktivitenin ilk hareket ettiricisine verilmiş bir isimdir en başta zannımca. Hal böyleyken onun gerçekten olup olmamasını bilim insanları deney tüplerinde inceleye dursunlar, biz ufak da Ümit Yaşar Oğuzcan'ın dizelerine bakalım. Aşk bir açıdan bir güç ilişkisi: iki taraf da sahip olmak ister, hem de farazi konuşalım, erkek kadına, kadının kendi bedeni ve ruhu üzerindeki hakkını bile gasp etmek ister, ve aynı şey kadın için de geçerli. Bu noktada 'ne tarafa baksam güç istencini görüyorum' diyerek aklıma gelen Nietzsche'yi de anmazsam olmaz. Tabi, her genelleme yanlıştır bu da dahil sözüne binaen, bu tonu düşük ya da çok az olan aşk ilişkileri de mevcuttur. Ümit Yaşar Oğuzcan'ın şu cümleleri bize, bu nadir rastlanan ilişkilerin anahtarını verebilir: "Bütün insanlar aldanıyormuş, sürekli bir aldanmaymış yaşamak... Ne çıkar? Ben artık aldanmak istemiyorum ya! Sen ona bak... Onun için seni erişemeyeceğin bir yere çıkarmayacağım, olduğun gibi seviyorum seni. Olmanı istediğim gibi değil! Hiç olamayacağın gibi değil. Nerdeysen orda dur. Nasılsan öyle kal." (s.145/On Altıncı Mektup) "Dudaklarından yalnız aşkın hazzını değil, dostluğun doyulmaz içkisini de içmeliyim ... Dudaklarım kurudu bak! Bir yudum su ver güzelliğinin pınarından. Acıktım dersem iyiliğinle doyur beni. Üşüyorsam; yalnız dostluğunun ateşinde ısınsın ellerim." (s.144/On Beşinci Mektup) "Kadındın, ama önce insandın. Güzeldin, ama önce iyiydin." (s.133/On Üçüncü Mektup) Öte yandan aşk, insanın Dionysos tarafı da diyebiliriz; her insan zaman zaman uçarılık yapmak ister, gerçeklik bağından sıyrılıp sanrılara kendini bırakmak, aklını bir an için kaybedip veya askıya alıp, bu durumun hazzını yaşamayı arzular. Benzer hisleri yüksek adrenalin barındıran aktivitelerde, tiyatro, sinema ya da bir kitapta da yaşayabiliriz. Yani aşk kavramını salt iki insanın birbirlerine duydukları bir ilişki boyutu olarak ele almak da çok doğru değildir. Akıl boyutunda az kalmanın da çok kalmanın da kendine göre zararları vardır. Az kalırsak, 21. yüzyılda yeni bir Ortaçağ yaşayabiliriz; çok kalırsak da robot olup çıkar, can sıkıntısının içine hapsoluruz ve can sıkıntısı ki insana en akla gelmeyecek şeyleri yaptırabilir; belki uzun süre boyunca her bir adımını mantıklı atmış bir adamdır çılgınlığa namzet kişimiz, ancak can sıkıntısı öyle derinden öyle sabırla birikir ki, hiç beklenmedik bir anda bir yanardağ gibi lavlarını dışarı püskürtür. Bu nedenle ölçüsünde yaşanan aşk, insanın dengesini sağlayan temel aktörlerden birini teşkil eder. Tabi aşkın söz konusu olduğu yerde dengenin varlığı biraz kulağa garip geliyor, farkındayım, zira aşk bizi çoğu kez açılmayacak kapıların önünde saatler boyu beklemeye zorlar. Sanki bir sadist gibi bize en çok acı veren insanlara yöneltir, bu esnada gözümüzü kör eder ve yanımızdan geçip giden ve aslında birlikte yaşasak daha mutlu olabileceğimiz insanları fark etmememize neden olur. Aşkın bu haline yüzlerce satır örnek verilebilir. Ama ben burada bitireyim. Aşk, insanın yalnızlık korkusuna verdiği bir isimdir. Üç beş saatlik ya da üç beş günlük bir yalnız başına kalma halinden bahsetmiyorum, ömür boyu yapayalnız kalmaktan, evinin duvarlarının dile gelmeye başladığı acıklı zor durumdan bahsediyorum. İnsan böyle kalmaktansa en sevmediği insanı bile yanında ister, sabahtan akşama kadar kavga da edecek olsa ister, şimdi her gün sokakta, apartmanda ya da ekranlarda sürekli kavga eden, birbirlerinden nefret eden çiftlere yeniden bakın, belki onlar birbirlerinin son çare olarak yanlarında istedikleri düşmanlarıdır. "İçimde çalkalanan bir dünya Kulaklarımda karanlığın uğultusu Ve gözbebeklerimde korkuların en büyüğü Bir büyük dünyada yalnız kalmak korkusu Ölürsem korkudan öleceğim" (s.90) Aslında daha uzun uzun aşk hakkında şeyler yazılabilir ama ben burada bitirmek istiyorum, yazının bütünlüğüne daha fazla zarar vermeden. Kapanışı da Ümit Yaşar Oğuzcan'dan yapayım: "Güzelliğin bir şiir gibi yerleşmiş hafızama." (s.219) "Güzelliğinin yağmuru altında yürüyorum günlerdir." (s.232) Başta söyleyeceğimi unutkanlıktan şimdi söyleyeyim: Ümit Yaşar Oğuzcan'ı okurken, insanın hiç aklında yokken, tutup rastgele birine aşık olası gelir. Keyifli okumalar..
Aşka Dair Nesirler
Okuyacaklarıma Ekle
4
17
Kaan
Herakles'i inceledi.
64 syf.
·
Beğendi
Dostluğun Tragedyası
Euripides'in bu tragedyası, Herakles'in yeraltı yani Hades'in diyarındaki görevini yapmaya gittiği süreçte başlar. Bu noktada Herakles'i daha yakından tanımak isterseniz şu incelememe bakabilirsiniz: #143057744 Ben doğrudan tragedya doğrultusunda yazıma yön vereceğim. Herakles'ten uzun zamandır bir haber alınamadıktan sonra öldüğü kanaati Thebai halkı üzerinde hakim olur. Yeni kral Lükos, her ne kadar Herakles'ten kurtulduğu için rahatlamış olsa da, onun hayattaki çocuklarının büyüyüp kendisine birer tehdit olarak ortaya çıkmalarından endişe eder. Bundan dolayı, hem onları hem de Herakles'in eşi Megara ile Herakles'in babası Amfitrüon'u öldürmek ister. Bu durum, tarihimizdeki şehzade katline benziyor. Taht için böyle bir eylem sizce makul mu? Herhalde cevabınız kesinlikle "hayır" olacaktır. Peki soruyu "Devletin nizamı, halkın huzuru için böyle bir eylem sizce makul mu?" şeklinde yenileyecek olursam, cevaplarınızda "Evet, çok üzücü, sarsıcı bir olay olsa da, bu amaçlar için yapılabilir," doğrultusunda bir değişim de yaşanabilecektir. Bu noktada o halde, kendi çıkarımızı ön plana alan tavrımız devreye girmiş oluyor; ilk soruda sadece tek bir kişinin ki o da zaten güç sahibi biriydi, o durumda size hemen makul gelmeyen aynı eylem, ikinci seçenekte sizin faydanıza bir dönüşüme uğrayınca ise ya hemen fikriniz değişiyor ya da en azından zihninizde "acaba"lar dolaşmaya başlıyor. Sonra da, kendi çıkarımıza her zaman olduğu gibi devletin nizamı ya da toplumun huzuru gibi şeyleri kılıf olarak kullanıyoruz; çünkü kendi vicdanımızı da teskin etmeliyiz ki, sonrasında kararımız bize acı şeklinde dönüş yapmasın. O halde, tam buradan hareketle Lükos açısından olaya bakalım: Euripides tarafından kendisine, her ne kadar gazapla tahtı ele geçirmiş kötü bir kral olarak rol verilmiş olsa da, aslında o da sizin gibi kendi çıkarını düşünüyor ve yine sizin gibi buna aynı kılıfları kullanıyor. Sonra da dönüp kahraman bir eşi olması ile övünen Megara ve baştanrı Zeus ile ortak bir oğula sahip olması ile övünen Amfitrüon'a dönüp, onların kendi icra etmedikleri olaylar üzerinden kendilerine birer paye çıkarmalarına karşılık olarak, şimdi de aynı övüncün cefasını çekmeleri gerektiğini vurguluyor. Kahramanlara en çok ihtiyaç duyan ve vatan, millet, devlet, din, ideoloji vb gibi unsurlara kendilerini en çok adayan insanlar, hayatında bireysel başarıları en az, buna bağlı olarak bireysel tatminsizlik duygusunu en çok hisseden insanlardır; böylelikle bireysel varlıklarını bir bütünün/kalabalığın içinde eriterek, bu yoksunluklarını gidermeye çalışırlar. Megara ile Amfitrüon, bu tip insanlara birer örnek teşkil ediyor diyebiliriz. Tragedyanın alt konularından bir diğeri ise, insanın hem doğaya hem de tanrılara karşı sürdürdüğü bağımsızlık mücadelesidir. Sayfa 27'de, Herakles ile Lükos'un yüzleşmesi arasına giren Koro'nun 2. Karşı Deyişi'nde Eşsiz cesaretiyle kazandığı bir savaş sonunda Canavarların terörüne son vererek İnsanlara korkusuz bir hayat sağlamıştır. sözleri geçer. Buradaki canavarları, doğa olarak okumalıyız; zira doğa eski insanlar için üzerlerine ansızın fırtınalar, yıldırımlar gönderen ve türlü felaketler yaşatan anlaşılmaz bir kuvvettir. Diğer pek çok toplum gibi antik Yunan insanı da bu kuvveti canavarlarla sembolleştirmiştir. Zaten Herakles'in görevlerinin bize anlatmak istediği de dönemin insanının bilinçaltındaki korkularıdır. Bunlara üç örnek verelim: i)Nemea aslanının getirilmesini doğanın içinde insana büyük tehdit oluşturan büyük yırtıcı canlıların sembolize edilmiş hali şeklinde de okuyabiliriz. iki)Amazon Kraliçesi Hippolyte'in kemerinin getirilmesini ise biraz konudan çıkarak, antik Yunan insanının anaerkillikten korkması olarak okuyabiliriz. iii)Kerberos'un Atina'ya getirilmesini ise doğanın insanı cebren götürdüğü son olan ölümün kontrolünü insanın kendi eline geçirmesi olarak değerlendirebiliriz. Bunlara ek olarak, Herakles Zeus'un oğludur, annesi ise ölümlüdür. Buna karşın Herakles, tanrılara sık sık karşı çıkan bir kahramandır. Zaten doğumundan itibaren başı Zeus'un eşi Hera ile beladadır. Ayrıca o, dönemin birer kutsal metin gibi algılanan anlatılarını da saçma veya uydurma bulduğunu Theseus'a s.51'de söylediği "Bir tanrı, gerçekten tanrı ise onun hiçbir şeye ihtiyacı olmaz. Bunların hepsi yalnızca aşağılık şairlerin uydurmalarıdır," sözlerinden çıkarabiliriz. Bu nedenle, Herakles'i döneminin proto-ateisti gibi de okuyabiliriz, Euripides'in tragedyası açısından bakarak en azından. Ve tragedyanın ana temasına gelelim: Dostluk. Lisede yakın bir arkadaşımın başı bir gün her zaman olduğu üzere biri ile beladaydı. Onunla büyük parkta yüzleşmeye gidecekti, benden de yanında gelmemi istedi; zira bu yüzleşmeler aksi sık sık dile getirilse de asla teke tek gerçektirilmez; bunun birinci nedeni tabii ki destek kuvvete ihtiyaç duyulması, ikincisi ise eğer yüzleşmeden zaferle çıkılacak olunursaz buna tanıklık edecek, sonra da yayacak seyircilerin bulunması arzusudur, zira insan kimsenin tanık olmadığı ya da hiç kimsenin herhangi bir zamanda izlemeyeceğini bildiği anlarda değil kahramanlık yapmak, kılını bile kıpırdatmaz. Neticede parkta beklerken arkadaşım, ne olursa olsun kendisinin yanında olmamı istedi, henüz mevzuyu da doğru düzgün anlatmış değildi, ben ısrarcı olunca sonunda anlattı ve onun haksız olduğuna kanaat getirdim, bunu kendisine de söyledim; o an çok bozuldu ve dostun, dostuna ne olursa olsun destek vermesi gerektiğini söyledi son derece emin bakan gözlerle. O zaman da aklıma yatmayan bu sav hakkında sizin düşünceniz nedir, dost dostuna ne olursa olsun arka mı çıkmalıdır? Yoksa yanlışına yanlış demeli ve gerekirse onu o anda yalnız mı bırakmalıdır? İtiraf ediniz ki, yalnız bırakılınca böyle hallerde son derece bozulup ve belki dostunuzla bir daha eskisi gibi de olamayabilirsiniz; çünkü insan ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın yanında bir omuz görmek istiyor, isterse dünyanın en zalimi olsun, fark etmez ve insan, kendine zalim de demez ya da zulmüne mutlaka bir temellendirme yaratır ki, vicdanınız teskin etsin ve kendisine kahramanlık rolünü vermeye devam edebilsin. İşte kahramanı olduğu bu macerada, yoldaşa ya da yoldaşlara da ihtiyaç duyar. Zaman zaman ve genellikle olayın sıcağında ben de arkadaşım gibi düşünüyor olsam da olayın hemen sonrasında, ya da biraz sakinleşince bana yanlışımı söyleyecek ve gerekirse o yanlışta beni yalnız bırakıp yüzleşmemi sağlayacak insanları dost olarak görüyorum diyebilirim. Öteki türlüsü birbirini daha çok idare etmek oluyor, en azından bana öyle geliyor. Öte taraftan dostun en önemli özelliği, sizi yargılamaması, anlaması ya da en azından anlamaya çalışmasıdır; anlaşılmak sevilmekten evladır çoğu kez. Arkadaşlarınızla bir süre görüşmezseniz hemen aranız soğumaya başlar ve bir noktadan sonra da hiç tanışmamış gibi de olabilirsiniz ancak dostunuzla on sene görüşmeseniz ve bir gün sokakta rastladığınızda, sanki on sene boyunca her gün görüşmüşçesine birbirinize sıcak davranırsınız ve en önemlisi bunu kendiliğinizden, en doğal halinizle yaparsınız. Dostluk sarsılmaz bir bağdır ve bundan dolayı dostlar birbirlerinin kuyularıdır; ona (neredeyse) her şeyinizi anlatabilirsiniz, onu her suçunuza yahut ayıbınıza ortak edebilirsiniz, evet belki kızar ya da sizi o an yüzleşme yapabilmeniz için yalnız da bırakabilir ama sizi asla tamamen yalnızlığın karanlığına terk etmez, farkındalığınızın oluşması için uzaktan üzülerek sizi izler ve artık yıkılıp çöktüğünüzde size elini uzatır, tutamazsanız eğer o sizi kollarıyla omuzlarınızdan tutup ayağa kaldırır, eğer ölecekseniz de son nefesinizde buna tanık olarak sizin son yüzleşmenizde yanınızda durur ve sizi uğurlar bilinmezliğe. İşte Theseus da tragedyaya Herakles, Hera'nın oyunuyla çılgınlık geçirip çocuklarını ve karısını vahşice katlettikten (bu kısım son derece etkileyiciydi, aklıma Shining'te Jack Nicholson'un çıldırmaya giden sürecinin son hallerini anımsattı) yıkılıp çöktüğü anda dahil olur, sonra da onu kendine getirir, bu esnada Herakles utanmış ve umutsuz bir halde onun yüzüne bakamaz, artık onun da kendisinden yüz çevireceğini hatta çevirmesi gerektiğini söyledikten sonra Theseus ona "Seninle birlikte mutsuzluğa uğramaktan çekinmem," (s.46) der kendinden son derece emin bir şekilde. Ve tragedyanın finalinde de Herakles, dostu Theseus'a yönelik s.54'teki şu sözleriyle yapar: Ben, evini utanç verecek biçimde yok eden ben, Yedekte tekne gibi Theseus'un arkasından gideceğim. Asil bir arkadaşın hazine değerindeki sadakatini, Zenginliğe ya da güce tercih etmek yanlış bir düşüncedir. open.spotify.com/track/4jEqUWtXNoQ0Q... Keyifli okumalar
Herakles
8.1/10
· 78 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
9
Kaan
Medea'yı inceledi.
79 syf.
·
Beğendi
"Sence yenilir yutulur bir şey midir kadınlar için ihanet?"
I. İlk görüşte aşık olmaya inanır mısınız? Ben inanırım; zira aşkın tabiatı bunu gerektirir. Aşık olmak, tanımaktan geçmez; eğer tanınmaktan geçseydi muhtemelen dünyada şu an bir tane bile insan bulunmazdı. Bu özel durumu insanlar tarih boyu, körlük ile özdeşleştirerek izah etmiştir. Aşkın sembolü kalptir, bu pek manidardır: eğer salt beyin devrede olsaydı yine şu an dünyada tek bir insan bulunmazdı. Aşık insan düşünmez, yapar; maşuk insan düşünmez, bekler. Bunlara bakan ozan ise ya lirini ya da sazını dillendirir; edebi eserlerin pek çoğunun temeli işte buna dayanır. Aşık olmak insanın önünde engin bir ufuk açar; olanca hızıyla koşmak koşmak ister ama bir türlü sonuna gelemez insan, ama pes etmez ki varamadıkça daha şevke gelir. Aşık olmak başlı başına ilhamdır; kimisi Musalar der kimisi melekler yahut cinler ancak şu bir gerçek ki, insanın zihnindeki pınarları coşturup kalemden kağıda akıtan hep aşk olmuştur. İnsan hem aşkı sever hem de ondan nefret eder. İlkinin izah ettik sayılır, ikincisinin temelinde ise aklın devre dışı kalması nedeniyle düşülen durumlardan dolayı beynin acil çıkış kapısını açması bulunur; kimisi kullanır bu kapıyı kimisi ise bir kapıya bakar bir de aşık olduğu kişiye, sonra da aşık olduğu kişiye doğru yürümeye devam eder. İşte, Argonautlar Yunanistan'daki İolkos krallığından altın post için Karadeniz'deki Kolkhis krallığına ayak bastıklarında Kral Aietes'in Güneş Soylu büyücü kızı Medeia da İason'u görüp ilk anda aşık oldu ve ona doğru yürümeye başladı, sonra da ona bir teklifte bulundu: eğer kendisi ile evleneceğine dair söz verirse, babasının altın postu vermek için yerine getirilmesini beklediği görevde ona yardımcı olacağının garantisini verir. İason bu teklifi kabul eder; zira, babasının tekrar tahtına kavuşmasının yolu, altın posttan geçmektedir. Bu noktada, İason'un Medeia'ya karşı hiçbir şey hissetmediği, son derece faydacı ve bencil yaklaşarak bir ilişki kurduğunu düşünebiliriz ki, olayların gidişatı da bunu destekliyor. Medeia'nın desteği ile ejder görevini başarıyla neticelendiren İason'a altın postu vermemekte kararlı olan kralın planını yine bozan Medeia olur; altın postu alıp şafakta yanında kardeşi Apsyrtos ile Argonautlar'ın gemide soluğu alır. Babasının adamlarıyla peşine düşeceğini bilen Medeia, yakalanmamak için ilk vahşetine imza atarak kardeşini öldürür ve parçalarını farklı farklı noktalara koyar ve babası bu vahşetin izleri ile şok olup, oğlunun parçalarını toplarken Medeia ile İason denizin maviliklerinde kaybolur. Turhan Yörükan'ın Yunan Mitolojisinde Aşk kitabında Medeia'ya ayrılmış bölümde, Medeia'nın babasına karşı takındığı bu tutumun, yani İason'a yardım etmesi başka bir açıdan ele alınmıştır. Sicilyalı Diodoros'tan kaynaklanan bir efsaneye göre Medeia, babasının ülkelerine gelen misafirlere uyguladığı zulümlerden rahatsız olup buna karşı çıkar ve babası tarafından hapsedilir; lakin buradan büyücü olması nedeniyle kolaylıkla kurtulur. Tam bu sırada ise Argonautlar Kolkhis'e gelirler. Medeia da insanı tutum takındığı için, istenmeyen insan ilan edildiği ülkesine karşı İason'a ittifak kurar ve olaylar az önceki gibi gelişir. Devamında İason ile Medeia bilinenin aksine hemen evlenmezler, epey dolaşırlar ve geldikleri Phaiak’ların kralı Alkinoos’un ülkesinde ağırlanırken, Medeia'nın babasının gönderdiği askerlerin gelmesi ile kendilerini tehlikede bulmuşlardır; üstelik Kral eğer Medeia bakire değilse onu askerlere teslim etmeyi düşünmektedir. Bu noktada Kralın eşi Arete, Medeia'nın durumuna çok üzülür ve ona eşinin düşüncesini uçurur, sonra da İason ile Medeia'nın bir mağarada birlikte olmalarını sağlayarak onu babasının askerlerinin elinden kurtarır. Bu öyküde bariz bir şekilde bekaretin önemli olduğu teması islenmektedir hatta akıllara hemen bizim eski filmleri getirir. Köyde fakir genç, ağanın kızını kaçırır, bir mağarada hemencecik birlikte olurlar ki, ağa kızını geri almaktan vazgeçsin; çünkü kızının artık ıskartaya çıktığını düşünür. Bu, kadını otomobil gibi gören çağdışı bakışı maalesef şu an bile etrafımızda görebiliriz. Neyse ki, nesiller değiştikçe bu saçma anlayış da yavaş da olsa değişmekte. Sonuç olarak Kolkhis'li Medeia ile İolkos'lu İason'un nikahı kıyılır: hizliresim.com/enxwk03 hizliresim.com/b9266ba II. Yunanistan'a döndüklerinde, Aison'un öldüğünü duyarlar. Pelias da tahtı hala vermemektedir. Medeia devreye girerek ikinci vahşetine imza atar: Pelias'ın kızları ile yakınlık kurar, onların gözü önünde kurduğu bir düzenekle hayvanları ve insanları gençleştirdiğini sanmalarını sağlar. Sevinen kizlar babalarını bu düzeneğe getirirler ama babaları aci çekerek hayatını kaybeder. Pelias'ın oğlu bu suçtan dolayı İason ile Medeia'yı ülkesinden kovar. Onlar da soluğu Korinhtos'ta alırlar. Ancak buranın kralı da Medeia'dan hoşlanmaz ve onu buradan göndermenin planlarını yapar; aynı anda İason da halihazırda kendisinden soğuduğu ve kendisine bela getirildiğini düşündüğü Medeia'dan kurtulmak ister, böylelikle Kralın kızı ile evlilik kararı alır. Üstüne Kral, Medeia'yı sürgün etme kararı alır. Kendisi için yurdunu terk eden, babasına karşı çıkan ve türlü mücadeleler yapan, kendi kardeşini bile vahşice öldüren Medeia, bu ihanetle sarsılır ve nefretle dolar. Zaten nasıl dolmasın? Her ne kadar Euripides'in tragedyasında Medeia'nın kocasının evleneceği yeni kadın karşısında takındığı tavır, ideal kadın tipinin karşıtı olarak resmedilmiş olsa da, Medeia'nın tavırları hatta aldığı intikam anlaşılabilir. Euripidies olayı daha dramatik kılmak için çocuklarını Medeia'ya öldürtmüş olsa da yine sayın Yörükhan'ın kitabında, Pausanias'tan aktardığına göre, "Medeia’nın çocuklarını Korinthoslular öl­dürmüş, annelerinin verdiği elbise ile tacı kraliçeye götür­dükleri için onların taşa tutuldukları söylenmiştir. (Guide to Greece, II, 3, 6; Peter Levi çevirisi, London; Penguin Books, 1979, Vol 1, s.139)." Medeia'nın sonu da Euripidies'te farklı, diğer söylencelerde farklıdır; intikamını aldıktan sonra atası Helios'tan gelen uçan bir araba ile Atina'ya gelen Medeia burada Aigeus'la evlenir ancak Theuses'u öldürmeye çalıştığı için buradan sürülür, nihayetinde ise yurduna dönüp babası ile barışır. Diğer bir anlatıma göre ise Medeia direkt Kolkhis'e dönmüş, burada tahtı kaybetmiş babasının düşmanlarını yenmiş ve onu yeniden tahta çıkarmıştır. "Hattâ, Apollodoros bize (Epitom e, V, 5), Peleus’un ünlü oğlu AkhiIIeus öldükten ve ke­mikleri Patroklos’unkilerle karıştırılıp Beyaz Ada’da gömüldük­ten sonra, Medeia’mn, Mutlular Adası’nda AkhiIIeus ile evlenmiş olduğunu da söylemektedir."(Yunan Mitolojisinde Aşk, s.159) Euripidies'in bu tragedyasından ya da Medeia karakterinin serüveninden çıkarılacak dersler mevcut ya da üzerine düşünülüp ortaya koyulacak tezler. Bir kere girizgahta değindiğim üzere aşkın körlüğü ve kalbe bağlı oluşunun zirve noktasını Medeia'da görmekteyiz. Medeia, beynin açtığı acil çıkış kapısından çıkmayı hiç düşünmeden sevdiği erkeğe koşar ve onun için türlü vahşetlere imza atar, bu büyülü halden ise ancak ihanete uğradığı an uyanır, peki gerçekten uyandığını söyleyebilir miyiz? Ona çocuklarını öldürenin biraz da hüsran sonuçlanmış aşkının son küllerinin de bir payı yok mudur? Ya da gururu ayaklar altına alınmış bedeni bir peçete gibi atılmışken, kendi bedeninden çıkmış çocuklarının, kendisine zulmeden bu diyarda yetişecek birer namzet zalim olacaklarını da hesap etmiş midir bu vahşi eylemi yaparken? Yoksa sadece bir intikama mı kurban gitmiştir çocuklar? Ancak tragedyadan gördüğümüz üzere bu eylemi yerine getirme sürecinde Medeia epey gitgeller yaşıyor. Bu noktada "...aileden so­rumlu, onun koruyucusu olan Hera ile, aşk için fedakârlıkta bu­lunmayı isteyen Aphrodite’ye birlikte bağlanmış olmanın içinde yarattığı nevrotik çatışmayı, hem çocuklarından, hem de aşkın­dan vazgeçerek çözmeye çalışmıştır," (#143325518) değerlendirmesi de desteklenmiş oluyor diyebiliriz. Ayrıca, Medeia üzerinden yola çıkarak, bir insanın vatanına, babasına ihanet etmesinin sonuçlarının kötü sonuçlanacağı mesajının verilmek istendiği yorumları da yapılmıştır. Ama bunları bir kenara koyacak olursak, Medeia özelinde kadınların gücüne de değinilmiş denilebiliriz, yani feminist literatürde belki Medeia da geçiyor olabilir ama bu literatüre hakim olmadığım için bir şey de diyemiyorum. Bununla birlikte Medeia'nın büyücü olması aklıma Ortaçağ'da kadınların büyücü veya cadı olmaları gerekçesiyle, suçlanmaları, zulme uğramaları ve bu şekilde güçlü kadın imajına zarar verilmeye çalışılması geldi. Erkek zihninde kadın her zaman arzu duyulacak bir cazibe olduğu kadar korku duyulacak bir gizem de olmuştur tarih boyunca şeklinde bir yorum yaparsak, zannederim bu noktada yanlış olmayacaktır. Son sözü ise çiftimize bırakalım: İASON Başkasıyla yatmam yeterli bir neden miydi bu kıyıma? MEDEA Sence yenilir yutulur bir şey midir kadınlar için ihanet? (s.51) Keyifli okumalar
Medea
8.5/10
· 901 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
7
38
Kaan
Herkül'ü inceledi.
160 syf.
·
Beğendi
Karadeniz'in "Ereğli"si
I. Doç. Dr. Kriton Dinçmen, "Psykhiatria ve Mythos" eserinin giriş kısmında şunu der: "İnsan anlayamadığı, açıklayamadığı, aklının alamadığı bir olay karşısında bulunduğunda -hele bu olay soyut olursa çok daha büyük ölçüde- ya metafizik/demoniak bir açıklamaya başvuracak ya da olayı efsane/mythoslara (mitos) dönüştürüp kendi yaşantısı, kıymet ölçüleri, ahlâk anlayışı, inancı içinde yoğurarak o olaya bir yaşarlılık verecektir." Henüz sayın Dinçmen'in bu değerlendirmesinden ya da dünya dinlerinden, felsefeden ve mitolojiden bihaber bir çocukken, benim için mitoloji ara sıra televizyonda denk geldiğim filmlerden ibaretti. Bu filmler bana oldukça saçma gelirdi; bir kere bu varlıkların hiçbiri benim gerçek dünyamda yoktu, sonra sürekli abartılı ve anlamsız hareketler içindeydiler, ve hatta çok ahlaksızdılar. Sonuçta mitoloji benim için uzun bir zaman tozlu raflar arasına konulmuş oldu. Ta ki, iki üç sene evveline dek. Genel kanı, çocukken etrafımıza anlam veremeyip büyüdükçe bu anlamsızlık bulutunu araladığımız yönündedir. Bu görüşe yüzde yüz karşı olmamakla birlikte ufak bir şerh koymak isterim: çocukken havanın karardığı saatlerde, apartmandaki insanlarla saklambaç oynadığınızda oyunu kazanma hırsıyla karanlık parkın ağaçları içine bir hışımla saklanıverirsiniz. Beklersiniz beklersiniz lakin sizi bulmaya gelen yoktur; üstelik gündüz gönlünüzü ferahlatan bu park, şimdi her bir ağacı, dallarıyla sizi tutmaya çalışan birer canavara dönüşmüştür. Parkın doğusuna düşen girişindeki eski hayrattan damlalar tek tek düşerken sanki batısına düşen çıkışından uzun pelerinli yaratıklar seni almaya geliyor gibi hissedersin; koşmak, hızla kaçmak istersin lakin zihninden kollarına ve bacaklarına şarıl şarıl dökülen şelalenin hayalleri, seni olduğun yere mıh gibi saplar. Her şey bitti derken abilerin gelir, gülerek ve neyden korktuğuna pek akılları yatmamış bir şekilde alıp eve götürürler. Aradan yıllar geçmiştir; büyümüş serpilmiş, genç bir insan olmuşsundur. Arkadaşlarınla macera tutkusuna kapılarak yurttan kaçtığın gecelerin birinde, lahmacun yemiş, votka ya da biranı içmiş ve çakırkeyf şekilde oturmaktasındır. Biraz sonra onlar yurda döner, sen biraz daha oturmak istediğini söyler, ayrılırsınız. Karanlık sokaklarda hür bir şekilde dolaşmanın sıcaklığı damarlarınızda dolanırken esen rüzgarın soğukluğunu duymazsınız bile. Sonra arkanızdan bir nida işitir, gece ilk defa irkilirsiniz ama damarlarınızda hürriyetin sıcaklığı halen yüksektir, gururlu bir tonla cevap verirsiniz, herhalde ya sigara ya da ateş soracaktır, diye düşünerek; doğru tahmin ettiğinizi fark edip, zafer kazanmış komutan edasıyla çakmağı uzatırsınız. Ayakta durmakta zorlanan bir berduştur ki yalpalayıp durduğu için üçüncü denemenizde sigarasını yakarsınız. Bi' sarhoşların bi' de parkta ansızın yanınıza gelen dedelerin sohbetine doyum olmaz, diye düşünüp onunla sokakları arşınlarsınız. Birkaç sokak gittikten sonra karşınıza çıkan sokak lambasının sönmemek için mücadele ettiğini göz ucuyla fark edip kulağınızı berduşa yeniden verdiğinizde, daha sert, kontrollü ve şeytani bir ses işitir, afallarsınız. Sanki bir şeyin sınırını aşmış ve onun dünyasına girdiğiniz için artık onun damarlarında hürriyetin sıcaklığı akmakta, sizinkinde ise mahpushane demirlerinin soğukluğu… Sizi evine götürdüğünde kuracağı sofrayı anlatmaya başlamışken, bunları davet ederek değil emrivakiyle yapmakta olduğunu fark ederek irkilirsiniz. Sokağın doğusundan kırık borulardan damlalar tek tek düşmekte; batısından ise hiç titremeyen işaret parmağının hizasında duran, son yarım saattir başrolüne sizi yerleştirdiği hayallerinin gerçekleşeceği evinin ışığı. Geri dönüp hızla koşar koşar ve koşarsınız. Yurda döndüğünüzde kendinizi yatağa atıp yorganı başınıza çekip öylece durursunuz. Ertesi sabah, prensesi kurtarmış Shrek gibi kasım kasım kasılarak, onların dün gece ne kadar erken gittiğini küçümseyerek diline dolar ve ardından ne kadar büyük bir macerayı kaçırdıklarından bahsedersiniz. Meraklı ve kıskanç bakan gözlere hiç bakmadan, ekmeğinizi kutu bala sokup sokup yerken bir yandan da anlatırsınız sakince; iri mi iri, güçlü mu güçlü deve gibi bir adamla karşılaştığınızı, adamın çok sarhoş olmasına rağmen gayet ayık olduğunu söyleyip, devam edersiniz; elindeki 70'lik votkasını ara ara kafasına diken bu adam size, Hulk olduğunu söylemiştir, ve gerçekten de bu benzetmeye layıktır, boş bulunup evinde işlediği birkaç cinayetten ve tecavüzden bahseder gibi olmuş ama bunları sorduğunuzda telaş ile konuyu değiştirmiştir, ardından da omzunuza kolunu atıp sizi evine götürmek istediğinden bahsettiğini ama sizin bunu istemediğinizi, ardından da aranızda kavganın çıktığını ve bir şekilde ondan kurtularak yurda geri döndüğünüzü ve arkanızdan onun Hulk gibi haykırdığını söyler, hatta o sokağa ilk adımını attığında, o yanıp sönen sokak lambasını ilk gördüğünde bile kulağına derinlerden gelen bir Hulk haykırması olduğunu da ekleyerek çayınızdan birkaç yudum alırsınız zevkle. Hadi canım diyen bir çift göz mutlaka bulunacağı için bu durumlarda, hemen, eğer isterlerse onları bu gece o sokağa götürebileceğinizi onların gözlerinin içine bakarak kendinden emin bir şekilde söylersiniz. Yadigar hocanın bağırması imdatlarına yetişen arkadaşlar önde sen arkada muzafferane bir eda ile okulun yolunu tutarsınız. Bu kadar uzun bir girizgah yaptığım için affola lakin şu noktaya dikkatinizi çekerim: ikinci olayda kişinin karşılaştığı anları ve durumları hem algılayışının hem de bunları sonradan arkadaşlarına anlatışının arketipi çocukken saklambaç oynarken yaşadığı anlardır. İşte, mitolojiler içinden çıktıkları toplumların arketipleridir; işte mitolojiler içinden çıktıkları insanlığın belleğidir. II. Kitabın üzerine eğildiği mitolojik kahramanımız Herkül ya da Romalıların deyişiyle Heracles, tüm dünyada güçlü, kuvvetli olmakla özdeşleşmiştir, dilimize de "Herkül gibi!" tabiriyle bu doğrultuda yerleşmiştir. Ünlü haltercimiz Naim Süleymanoğlu da yabancılar tarafından "Cep Herkül'ü" olarak nitelenerek övülmüştür. Ayrıca ülkemizde üç tane Herkül şehri bulunmaktadır: Marmara Ereğlisi, Karadeniz Ereğlisi ve Konya Ereğlisi. Yine "Etekli, Araklı, Erikli" gibi yer isimlerinin kökenini Herkül'den aldığı iddia edilir. Bunun nedeni kelimenin Türkçe söylenişi kapsamında yaşadığı değişimdir: Heraclia - Erakla - Eregle - Ereğli. Belki kimimizin doğduğu, yaşadığı muhite ismini vermiş bu mitolojik figür kim, gelin daha yakından bakalım. Azra Erhat'ın hazırladığı Mitoloji Sözlüğü'nden şu görsel, ben olaylardan bahsederken kimin kimin neyi olduğunu akılda tutmak için yardımcı olacaktır: hizliresim.com/s608cp8 Yunanlıların Argos'ta yaşayan Danaolar soyundan geldiğine inanılır: Danaos, denizlerin tanrısı Poseidon ile bir peri kızının çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Burada, Yunanlıların denizle olan yakın ilişkisinin, en derin köklerini dahi denizle ilişkilendirerek izah etmeye çalıştıklarına şahit olmaktayız. İlk Argos hükümdarı Abas ise şanı büyük bir komutan olup Truva Savaşı'na da katılacaktır; ayrıca Abantlar boyuna isminin verildiği bilgisinden hareketle günümüzdeki Bolu'daki Abant'ın isminin de kaynağını öğrenmiş oluyoruz. Abas'ın Aglea ile olan evliliğinden Protios ve Akrisious isimlerinde iki erkek çocuğu dünyaya gelir; bunlar büyür, delikanlı olur ve taht için kavga yaparlarken nihayetinde uzlaşıp krallığı bölüşürler. Gel zaman git zaman Arkisious'un bir türlü çocuğu olmaz. Erkek çocuk arzusuyla yanıp tutuşan kral, soluğu kahinde alır. Kehanete göre bir kız çocuğunun olacağı kendisine bildirilince, erkek olmasa da önemli değil diyerek çok sevinen Akrisious'un sevinci, kehanetin devamında doğacak kızının torununun kendisini öldüreceği bilgisiyle yerini kedere ve korkuya bırakır; ve kral ayrılmadan önce kahine, ne yapması gerektiğini de danışır, aldığı yanıt ise acımasız olup, doğacak kızını öldürmesi şeklindedir. Kral ayrılır ve zaman hızla geçer, kız çocuğu dünyaya gelir. Adını Danae koyduğu kızını öldürmeye kıyamayan kral, gümüşten bir kafes içine koyup yerin altına hapseder; kafeste hava alması için bir aralık bırakır ve başına da bir nöbetçi diker. Bir süre sonra bu aralıktan ışık huzmesi olarak giren Zeus, Danae'yi hamile bırakır; zaman geçer ve bir erkek çocuk dünyaya gelir. Öfkeden deliye dönen kral, kızıyla torununu bir seleye koydurtur ve nehre bıraktırır kazaen öldükleri süsü vermek için, çünkü Zeus'un öfkesini üzerine çekmekten korkmaktadır. Seriphos adası yakınlarında balıkçı Diktys bu seleyi bulup onları içinden çıkarır ve yanlarına alır. Gel zaman git zaman, Perseus adı verilen çocuk büyür, delikanlı olur. Seriphos adasının kralı olan, Diktys'in kardeşi Polydektes bir ziyareti esnasında görüp aşık olduğu Danae'ye evlenme teklif etse de gözü oğlundan başkasını görmeyen Danae, bu teklifi reddeder. Polydektes de Perseus'u devre dışı bırakmak için kurnazca bir plan hazırlar; sahte bir evlilik şöleni düzenler. Ve herkes buraya görkemli hediyeler getirecektir. Gururlu Perseus ise mahcup olur bu durum karşısında, kral ona tüm bu para ile alınan hediyelerin, onun Gorgonların en belalısı Medusa'nın başını getirmenin yanında birer hiç kalacağını ifade ederek onu teşvik eder. Perseus da, bir gün Athena Tapınağında Poseidon ile birlikte olup Tanrıça Athena tarafından bedeni pulla kaplanmış, gözlerine bakanı taşa çeviren bir yılana dönüştürülen Medusa'nın peşine düşer. Zorlu mücadelelerden sonra onun kafasını koparıp dönüş yolculuğunda, kuraklık yüzünden öfkeli halkın tanrılara kızını kurban etmesi için zorlanan üzgün bir krala yardım edip, kızı Andromeda'yı çevresinde yaratıkların dolaştığı adadan Medusa'nın kafasını kullanarak kurtarır ve onunla evlenir. hizliresim.com/hdp3lhi Benvenuto Cellini, Piazza della Signoria, 1545-1554 Seriphos'a dönen Perseus kralın zulmune tanıklık eder, öfkelenir ve yine Medusa'nın başını kullanarak onu mağlup eder, halk zalim kraldan kurtulduğu için mutlu olur. Rivayete göre Seriphos adasının bu olay yüzünden aşırı kayalık olduğu söylenir. Diktys'i kral yapan Perseus eşi ile birlikte Argos'a döner. Döndüğünde, sürgün edilmiş Akrisious'tan uzun zamandır haber alınamadığını işitir. Gel zaman git zaman, Larissa kenti kralının geniş katılımlı bir atletizm yarışması düzenlediğini duyar ve ona katılır. Yarışmanın birinde, diski o kadar güçlü ve uzağa atar ki, tribünde Larissa Kralının konuğu olarak oturmakta olan Akrisious'u vurur, Akrisious oracıkta ölür. Sonrasında ise bir süre bunun acısını yaşar, akabinde de Argos'a kral olur. Perseus ile Andromeda'nın üç çocuğu olur: Elektryon, Alkaios ve Sthenelos. Elektryon'un kızı Alkemene ile Alkaios'un oğlu Amphrityon, zorlu bir sürecin sonunda Alkemene'nin merhameti sayesinde evlenirler. Gel zaman git zaman, Baştanrı Zeus, Olimpos'tan bakıp bakıp insanların başlarını sürekli belaya sokmasından dolayı üzülür. Bunu çözmek için onların başına güçlü birini yerleştirmeye karar verir. Bunun için ise Perseus soyundan gelen Alkemene'yi seçer. Bir gece kocası yokken onunla birlikte olur, öyle ki gün uzar uzar ve bir gece üç gün sürer. Bundan dolayı doğacak çocuğu "Üçlü Ayın Oğlu" anlamına gelen "Triseleos" diye de anacaklardır. Aynı gece Alkemene, kocası Amphrityon ile de birlikte olur, ondan da hamile kalır. Zeus boşboğazlık edip Olimpos'taki tanrılarla sohbetlerinde yakında Perseus soyundan doğacak ilk çocuğun Argos'ta hüküm sürecek büyük bir kral olacağını anlatırken, bunu çok kıskanç olan eşi Tanrıça Hera işitir ve hemen Perseus soyundan olan Mykenai kenti kralı Sthenelos'la anlaşır; onun da eşi hamile kalır, bu hamileliği Hera, kısalttırarak yedi ayda çocuğun dünyaya gelmesini sağlarken, öte tarafta Alkemene'nin doğumunu geciktirtirerek on ayda doğumun olmasına neden olur. Sonuçta, yedi ay sonunda dünyaya gelen Eurystheus büyüyünce Argos tahtına geçerken, kuzeni Alkides ise istemeye istemeye onun emrine girmiş olur. Alkides, bir gün çılgınlık geçirir ve ilk karısı Megara'dan olan tüm çocuklarını öldürür; kendini yerlere atar, mahvolur. Theseus onu teskin eder. Soluğu Delphoi'deki Apollon Tapınağı'nda alır, ceza ve bedel ödemek için. Burada, kendisine kuzeninin emrine gireceği, zorlu görevleri yerine getireceği söylenir, ve buna ek olarak bundan sonra kendisini Herkül, yani "Hera'nın Ünü" olarak anması emredilir. Çünkü kıskanç Tanrıça Hera onun yakasını henüz o doğmadan evvel tutmuş ve sonuna kadar onun başına bela açmaya ant içmiştir; Herkül ise bu belalardan kurtularak ün sağlayacaktır. Bu sayede Alkides olur Herkül ve nüfus kimliği de Olimpos Nüfus Memurluğu'ndan Herkül'e takdim edilir: hizliresim.com/f7sb84s Kuzeni Eurystheus bir kral olsa da Herkül'den çok korkmakta, bundan dolayı onu ileride meşhur olacak 12 tane zorlu göreve yollayacaktır. Bunlar sırası ile şu şekildedir: 1.Nemea Arslanı’nın Öldürülmesi 2.Lerna Ejderi’nin Öldürülmesi 3.Tunç ayaklı ve altın boynuzlu Kutsal Keryneia Geyiği’nin yakalanması 4.Erymanthos Dağı’ndaki Yaban Domuzu’nun Getirilmesi 5.Kral Augeias’ın Ahırlarının Temizlenmesi 6.Stymphalos Gölü Kuşlarının Yok edilmeleri 7.Girit Boğası’nın Getirilmesi 8.Diomedes’in Atlarının Getirilmesi 9.Amazon Kraliçesi Hippolyte’nin Kemerinin Getirilmesi 10.Geryoneus’un Sığırlarının Getirilmesi 11.Hesperis’lerin Bahçesinden Altın Elmaların Getirilmesi 12.Kerberos’un Atina’ya Getirilmesi Her biri üzerine sayfalarca analiz yapılabilecek bu maceralardan ben sadece Amazon Kraliçesi Hippolyte'nin Kemerinin Getirilmesi bölümüne biraz eğilecek olursak, Amazonların katı ataerkil bir toplum olan Eski Yunan'ın zihninde derin bir korku uçurumu yaratmış olduğuna şahit olup, Homeros'un, Heisidos'un ya da bir başka Eski Yunan şairinin, oyun yazarının metinlerinde, neden kadınların durumunun olumsuz resmedildiğini anlayabiliriz. Eski Yunan'ın erkeklerinin tüm o haşmeti, ünü, gösterişi ile kadınları ve kadın tanrıçaları geri plana itme, değersizleştirme, yer yer küçük görme eylemlerinin ardında aslında korkunun yattığını ve bir güç mücadelesi olduğunu görebiliriz. Bu güç mücadelesinde ataerkil Yunanlar, kadınlara tabiatları gereği erkeklerden aşağıda oldukları bilincini zihinlerine kazımaya çalışmış gözükmektedir; meyveleri en bereketli olan zafer, savaş meydanlarında kazanılan değil, zihinlerde kazanılan savaşındır. Ayrıca, Amazonlar'ın yanına, bugünkü Terme'ye giderken Herkül ile Theseus arasında geçen şu diyalog da bence mühim: Herkül: “Bizi fark ederlerse saldırırlar. Erkeklerden, hele de kadınlara kötü davranan Yunanlı erkeklerden pek hoşlanmazlar.” Theseus: “Biz kadınlara kötü mü davranıyoruz?” Herkül: “Onların gözünde öyle... Eğer onların şehrine bir gidersen ne demek istediğimi anlarsın.” Theseus'un dilinden "biz kadınlara kötü mü davranıyoruz?" sorusu, binlerce sene sonra bugün bile ülkemizde kimi erkeklerin dilinden aynı şaşkınlık, farkında olmamazlıkla dökülebilmektedir. Son bir yüzyıl içinde insanlık tıb, mimarlık, teknoloji vb. hayatımızı kolaylaştıran, ömrümüzü uzatan pek çok noktada çok hızlı şekilde gelişim göstermiş olsa da, örneğini verdiğimiz olaydan hareketle, toplumsal cinsiyet kalıpları noktasında ya da kadın erkek eşitliği noktasında ilerleme kaydetmiş gözüküyor olsa da, aslında pek çok açıdan epey geridedir. Çünkü zihinlerin değişmesi, şehirlerin değişmesinden her zaman daha zordur. Ve zihinlerin değişimi, farkındalık oluşumu ile başlar. İşte Theseus, kadınlara kötü davrandığının farkında bile olmayan, daha doğru ifadeyle, icra ettiği kötülükleri tabiatın normal seyrine uygun birer eylem gibi gören kişinin arketipi durumundadır. Herkül'ün hayat hikayesinde bir diğer önemli nokta bence, uzun süredir çobanlık yaparak huzurlu ömür sürmekteyken Herkül'e iki kadının gelmesi ve ona iki seçenek sunup, bir seçim yapması gerektiğinin bildirilmesidir. Buna göre, Herkül'ün önünde rahat ve bol kazançlı, tembel yaşanan bir hayat ile bol çalışmayı, erdemi, başarıyı ve sürekli çaba gerektiren tehlikeli bir hayat bulunmaktadır. Bir süre düşünen Herkül'e bir süredir sürdürdüğü çobanlık hayatı çok can sıkıcı gelir. Ardından da tehlikeli hayatı tercih eder ve maceralarına devam eder. Herkül'ün başından geçen bu olay, benim aklıma hemen Akhilleus'un seçimini getirdi: ona, "ya uzun ve sakin bir yaşam ya da kısa ama şöhretli bir yaşam" seçenekleri sunulur ve o da ikincisini seçer. Bu iki önemli figürün seçimlerinden hareketle, Eski Yunan'ın zihninde özgür iradeye bağlı insanın kendi hayatı üzerindeki hakimiyeti ile, Perseus'un dedesini öldüreceği kehanetinin gerçekleşmesi gibi kehanetlerin, yani tanrısal yol haritalarının, ya da kısaca kaderin (moira) hakimiyetinin bitmeyen çatışmasına şahit olmaktayız. Ve bu çatışma 21. yüzyıl insanın zihninde halen devam etmektedir, belki biraz değişiklikle. Herkül ile ilgili bir diğer ve son olarak değineceğim nokta ise, onun tabiatı ile ilgili. Herkül, iyi biridir; insanları doğanın amansız şartlarından ya da yaratıkların (ki bu da aslında Eski Yunan'ın düşmanı gibi gördüğü Doğa'nı yıkıcı kuvvetini simgeselleştirmesidir) hışmından kurtaran bir kahramandır; öyle ki Yunanlılar halen onu ulusal kahramanı olarak görürler. Ancak Herkül, saf iyi bir karakter değildir; bir kere kahraman olmayı tercih etmemiş bir kahraman olarak aslında bir mahkumdur; günümüzde her birimizin ya mesleki ya ailevi ya da başka bir tercihimiz dışı gelişmiş bir etken sebebiyle birer mahkum oluşumuz gibi. Bununla birlikte, onun maceralarına baktığımızda ya bir arkadaşının ya da bir tanrının/tanrıçanın yardımı sayesinde başarıya ulaştığına şahit oluruz. Bu noktada hemen belirtmeliyim ki, bu özellikten ötürü Herkül, kendisini pek sevmediğim modern mitsel bir figür olan Harry Potter ile benzerlik göstermektedir. Ama Harry Potter saf iyi bir karakter olmaya çok yakın olduğu için de Herkül ile ayrılıyorlar; çünkü Herkül'ün tabiatının bir yönünde son derece büyük bir öfke, kin ve yıkıcılık bulunmaktadır. Öyle ki, ilk eşi Megara'dan doğma çocuklarının hepsini bir çılgınlık nöbetinde katletmiştir. Benzer vahşete defalarca yol açan Herkül'ün bence, en zorlu görevi de tam olarak karakteristik bu özelliğidir; her birimizde var olan bu yıkıcılıktır ki, son derece iyi eğitim almış, ahlaklı, kimseye bir zararı dokunmamış, yardımsever bir insanı bir gün haberlerde büyük bir vahşetin baş aktörü olarak görmemize neden olur; ve dostlarım, hepinizin içinde bu yıkıcılık bulunmaktadır, sadece şartlar onun ortaya çıkması için henüz olgunlaşmamıştır ama zaman zaman onun dalgalarını zihninizde hissedebilirsiniz, eminim ki hissediyorsunuz lakin korkunuza kulak vermiyor ya da bir an verip, irkilip onu yok sayıyorsunuz. Onu yok saymaktan vazgeçin, var olduğunu bilin; çünkü bilinenle mücadele edilir, bilinmeze bırakılmak ise onu güçlendirir. Benden söylemesi. Yorgun Herkül Heykeli: hizliresim.com/iurr0mt Keyifli okumalar
Herkül
7.8/10
· 40 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
4
18