Hava, Aralık ayının sonunun kendine has gri tonlarında asılıydı. Gökyüzü, karla karışık ince bir yağmurun toprakla kavuşmasına izin veriyordu. Zeynep, apartman dairesinin küçük mutfağında kahve makinesinin homurtusunu dinlerken dışarıyı seyrediyordu. Cam buğulanmıştı. Parmak ucuyla minik Ege’nin adını yazmış, sonra silmişti.
Kahve fincanına süt eklediği sırada telefonu çalmaya başladı. Zeynep o kadar dalmıştı ki, duymadı. Telefon inatla çalmaya devam ediyordu ve Zeynep birden sesi fark etti. Telefonun ekranında tanıdık bir isim yoktu. Tanımadığı bir numara arıyordu. Kalbi, birden hızlandı. Telefonu açtı :
"Zeynep Aydemir ile mi görüşüyorum?"
“Evet, buyurun!”
“Ben Dr. Fikret Kaya, eşiniz Yalçın Aydemir ve oğlunuz Ege Aydemir... Bugün sabah saatlerinde bir trafik kazası geçirdiler. Lütfen en kısa sürede hastanemize gelir misiniz?”
Sözcükler sanki birer kurşun gibi kalbine saplandı. Zeynep’in elinden kayıp giden fincan yere düştü. Fincan tuzla buz olurken mutfakta ses yankılandı ama duymadı. Zeynep’in kulakları uğulduyordu, sanki kalbi atmayı bırakmıştı. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu, sendeledi ama düşmedi. Bir şey, güç, belki de bilinçaltı onu ayakta tuttu.
> “Oğlum... Oğlum yaşıyor mu?”
“Lütfen gelir misiniz hanımefendi. Telefonda daha fazla bilgi veremiyoruz. Burada yüz yüze.”
Zeynep telefonda söylenen bir şey dışında diğerlerini duymamıştı. Telefon kapanmıştı ama Zeynep hâlâ kulağında tutuyordu. Birden kendine geldi. Titreyen ellerine sonra telefona baktı. Ceketini bile üzerine almadan koşarak evden çıktı. Asansöre binmek bile aklına gelmemişti, dört katı koşarak indi. Sokakta ilk gördüğü taksiye kendini attı.
“Özel Marmara Hastanesi! Lütfen hızlı ama dikkatli olun... Oğlum... Oğlum...”
Hastanenin ön kapısından içeri girdiğinde ilk aldığı şey steril