Zaman olur ki, içinden çıkılamaz bir hâl alırsın.
Bir telaşın, bir kargaşanın içinde kaybolup gidersin.
Öyle bir gidersin ki… bir bakmışsın, kendinden vermişsin.
Kendini en çok “dayanabilirim” dediğin yere atıverirsin.
Belki biraz olsun hafifler diye…
İçinde bastırdığın o sesleri susturmak, içine gömmek için.
Ama bilirsin…
Bazen o gittiğin yerdeki sessizliğin içinde bile gürültü büyür.
Ve fark edersin… sığmamışsın, sadece taşımışsın kendini.
İşin gülünç yanıysa şu:
Nereye gidersen git, onlar seninle.
Çünkü kaçabilirsin o anlardan…
Ama kendinden değil.
Gel gör ki, nefret etme kolaycılığına teslim olmak da bizi kendi değerlerimize yabancılaştırıyor, nefret ettiklerimize benzetiyor. Sonuçta, iktidarın nefret söylemi bize yönelirse kötüdür, ama benzer bir nefret söylemini düşman bellediklerimize biz yönlendirirsek bu gayet haklı ve meşru olur diyebilir miyiz? Eğer dersek, bu çifte standart olmaz mı? Hadi bakalım Sinan Efendi, çık işin içinden, çıkabiliyorsan! Ne demişti Nietzsche? “Canavarlarla savaşanlar, sonunda canavar olmamaya dikkat etmelidirler...” Yalan mı? Sınıf arkadaşım Vedat çok severdi bu sözü. “Bir boşluğa uzun süre bakarsan, boşluk da sana bakar.