Duygularının her birini hareket ve mimiklerle görünür kılma özelliğinin bu insana büyülü bir şekilde bahşedildiğini size daha önce de söyledim; ama hiçbir şey, yeryüzünde hiçbir şey çaresizliği, kendinden ümidi kesmişliği, daha hayattayken ölmüş olmayı bu hareketsizlik, şakır şakır yağan yağmurun altında bu durgun ve duygusuz duruş, ayağa kalkamayacak kadar, korunacak bir dam altı bulmak için birkaç adım atamayacak kadar yorgun olmak, kendi varlığına karşı bu olağan dışı ilgisizlik kadar sarsıcı bir şekilde ifade edemezdi.
Beş ya da on kez kendimi toparlayıp ona doğru gitmek istedim, ama her seferinde ya utangaçlık duygusu ya da belki düşen insan kendine yardım edeni de kendisiyle birlikte sürüklemekten hoşlanır şeklindeki içgüdüsel sezgi beni şiddetle geri çekti; bu gelgitin ortasında durumumun saçmalığını ve gülünçlüğünü kendim de hissediyordum. Buna rağmen ne onunla konuşabiliyor, ne çekip gidebiliyor, ne bir şey yapabiliyor, ne de onu bırakabiliyordum.
Şimdi benim durumumu düşünün bir: Yıkılmış o insanın hareketsiz halde oturduğu bankın yirmi ya da otuz adım gerisinde ne yapacağımı bilmeden bilinçsizce duruyordum, ya yardım etme niyetiyle ileriye doğru yürüyecektim ya da bize öğretildiği ve kuşaktan kuşağa aktarıldığı kadarıyla sokakta yabancı bir erkekle konuşmak ayıp olduğu için geriye çekilecektim.
O an sanki taş kesildim. Çünkü o insanın o sırada nereye gittiğini hemen anlamıştım: ölüme. Böyle ayağa kalkan biri, otele geri dönmez, bir şarap evine, bir kadına, bir tren kompartmanına, hayatın içinde var olan herhangi bir yere gitmezdi, ancak derin bir boşluğa atlamaya giderdi.