Yeniden karanlık merdiveni tırmanmaya başladı, o çıktıkça basamaklar genişledi, düzleşti, hava da hafifledi, ferahladı. Önündeki yol giderek açıldı, derken uzaktan bir yerden bir saat kulesinin ahenkle çalan Çanlarının berrak ve müzikli sesi gelmeye başladı. Küçük yılan metalden bir halka gibi ayak bileğinden düştü ve bir duvarın içine doğru süzüldü.
İnanıyorum söylediğini candan soyledigine, ama bugünkü karar yarın bozulur çok kez. Hafızanın kulu olmaz kararımız, çabuk doğduğu için büyümeden ölür, nasıl ki ham meyve dalında durur da, oldu mu kendiliğinden düşüverir yere. Kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak, en çabuk unuttuğumuz şeydir, ne yapsak. 
Gülüşlerin, dertlerin ötesinde, camların şıngırtısının, çocukların çığlıklarının ötesinde bir sesin şöyle dediğini duyuyorum: Yapmak istediğin bir açıklama yok mu? Yaşarken dikkatini çeken bir şey? Duyumsanan, görülen, duyulan, yapılan bir şey? Buradasın. Senin sıran. Senin bildiğin, başka kimsenin bilmediği bir şey yok mu? Ya kimse dinlemezse? Hepsi boşa mı gidecek? Hepsi yerle bir mi olacak? Ya o bedeli ağır olan acı? Ya o insanlar? Onlar bu öykünün dışında olsalar da ona şekil veriyorlar. Eğer bir şekli varsa tabii. Ya söylenen bütün o sözler ve hiç söylenmemiş bütün o sözcükler?
Eğer hepsi gömülüp gidecekse, öylesine yaşanıp bittiyse hepsi, yaşamın, en iyi olasılıkla, ılık bir banyodan farkı kalmaz. 
İnsan zihni için, üst üste yaşanan olayların duyguları ayağa kaldırmasının ardından gelerek, ruhu hem ümitten, hem de korkudan azade kılan eylemsizlik ve kesinliğin mutlak sükunetinden daha acı verici şey yoktur. 
Ben yaşamak istemiyorum. Ölmek sanıldığından çok daha kolay. Tüm gücüyle yaşamaya çabaladığı için iyileşen vakalar olabilir. Ama ben yaşamak için uğraşmıyorum.