Bundan yıllar önce, çok yıllar önce içimde bir yer, çok derinimde bir yer çıt etmiş, o gün bu gün bir türlü onaramadım orayı. Onaramadılar. Dipte, çok dipte bir yerde büyük bir öfkeyi, sonsuz bir nefreti barındırıyorum. O kadar dipte ki sanki artık benim değilmiş gibi geliyor bana. Ve bu yüzden de söküp atması bir o kadar imkânsız. İnsan bunca yoğun ve yüklü, bir nefreti, bir umutsuzluğu, bir mutsuzluğu taşırken kimseyi sevemez, gerçekten sevemez. Sevmeyi becermek için biraz mutlu olmak gerekiyor. Anlıyor musun?
…otuzla kırk arasındaydım, evliyle bekâr arasındaydım, sağ ile ölü arasındaydım. Düz, uzun ve ince bir çizgiyi andırırdı hayatım. Bir hastanın ölüm ânı gibi bir şeydi bu. Sanki ben bu uzun ve ince çizgi üzerinde, sonsuza kadar yürüme cezalısıydım.
“Eğer ortak bir hikâyenin içinde isek,” dedim, başka kimse olmadığı için kendime, “o nasıl şahsi kalabiliyor ya da bende eksik olan nedir? Yani nedir, mesele nedir?”
Ortağım, uzaklara bakıp düşünüyor, yazarkazma ise olup bitenden habersiz, üfürüp ipe diziyordu. Bu, “al birini vur öbürüne” ikilisi için daha fazla yorulmaya gerek yoktu. Ayrıca ben yorulmayı sevmez, gerekliliğine inanmaz, inanan ve yorulanlar ile karşılaştığımda bunu belli etmez, fakat bir yandan da onlarda eksik ya da fazla olanın ne olduğunu düşünürdüm.