Kısacası usta, mağara içinde mağara var, güneşten önce ateş var, insandan önce kukla var; gölge içinde gölge var, aldanmayın diyordu. Gölgeyle gerçek arasında mertebeler vardı. Gerçek, öyle bir anda ele geçmiyor, kademe kademe gösteriyordu kendini.
Gittim. Düştüğüm yerden kaldıracak, gittiğim yerden döndürecek birini bulmak için değil. "Gitme kal," diyecek, kaldığıma değecek biri için de değil. Gidecek yerim olmadığı için bile değil. Durmamak, yürümek için, sadece bunun için.
Öyle zannetti ki çıkardığı sesten değil çıkarmadığı sesten mesuldür insan en fazla. Gün gelir hissetmediğin acının da hesabı senden sorulur, kalbimden sorumsuzum sanma.
Değil mi ki incirin ve üzümün olgunlaştıktan hemen sonra çürümeye durduğunu, ateşe serilen ekmeğin pişmeye yakın çatladığını, başağın dolunca edildiğini, yıldızın doruğa çıktıktan sonra batmaya durduğunu, güneşin daha fazla yükselemeyince inişe geçtiğini çoban biliyordu.