Ingiliz istihbaratının üzerinde durduğu en önemli konulardan biri de Kürt Sorunu'ydu. İngiliz gizli servisi Anadolu'yu bölmek için Rum, Ermeni ve Süryani grupların yanında Müs lüman azınlık olarak gördüğü Kürtleri de gözüne kestirmişti.
1914-1918 yılları arasında Kürt aşiretleriyle geliştirilen ilişkiler üzerine hazırlanan raporda en büyük sorun olarak Kürtler ile Ermeniler arasındaki çekişmelere dikkat çekiliyor, her iki grubun da aynı bölgede hak sahipliği gütmesi çözüme muhtaç birsorun olarak ön plana çıkarılıyordu. İngilizler, bu kapsamda
Mısır'daki İngiliz Diplomatik Temsilcisi Sir Ronald Wingate aracılığıyla Kürt Bağımsızlık Komitesi'ni tetikliyor, İstanbul'da ise Kürtçülerle Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nı bir araya getirmeye çabalıyor ve bu kapsamda Bağımsız Kürdistan için bir cemiyet kurulması için çalışmalara başlıyordu. Bu noktada İngilizler, İstanbul'daki adamlarından biri olan Sait Molla ve Nemrut Mustafa Paşa ile Bedirhanoğlu Emin Ali ve diğer Kürt aşiretlerini ele alıyordu. Kürdistan planları için en ciddi sıçrama rampası Musul Bölgesi'ydi. Bu bölgede çok sayıda Kürt aşireti yaşadığı gibi zengin petrol alanları da bulunuyordu. Ateşkesin imzalandığı sırada Türklerin elinde bulunan bölge hem Kürdistan planları hem de petrol rezervlerinin ele geçirilebilmesi için kritik öneme sahipti.
Karabekir, arkadaşının söylediği tüm gerçekçi sözlere rağmen aldığı kararı tekrar edercesine cevap verdi: "Ben kararımı vermiş bulunuyorum. Bütün bu şeyleri vaktiyle Çanakkale'den içeri sokmamıştık. Nazarımda bostan korkuluğu gibi duruyorlar. Biz ölümü göze alınca hepsini yine dışarı atarız. Milletin mahvolduğunu görmektense yaşadığını görerek ölmek daha Türkçe olur. Ben boğazdan gelirken yemin ettim. Silahımı, üniformamı kimseye vermeyeceğim. Azim ve tedbir her ümide yol açar... Yalnız hepimizin İstanbul'a toplanması feci. Beni getirmemeliydiniz. Yapılacak ilk iş ordularımızın başına gitmektir. Ne yap et, beni bir kolorduya tayin ettir. Anadolu'da olsun, mümkünse kendi kolorduma. Hepimiz buradan uzaklaşalım."
Karabekir, vaziyetin düzeltilmemesi halinde doğu illerinin Ermenilerin işgaline bırakılmasının çok kuvvetli bir ihtimal olduğunu görüyordu. Yaptığı tüm ziyaretlerde Türklerin büyük bir tedirginlik için. de karamsarlık batağına düştüğünü, öte tarafta Ermeni çetelerin Türk vatanını çiğnemek için heyecanla işaret beklediğini çok iyi anlamıştı.
Tesadüf ettiği sivil ve asker herkese, "Maneviyatınızı kırmayınız. Elbet bu vartayı da atlatırız" diye tesellilerde bulunuyordu. Fakat 28 Kasım günü İstanbul Boğazı'na girdiğinde verdiği tüm tesellileri ezen kara bir tabloyla karşılaştı. Boğaz kıyısındaki tabyalarda İngiliz ve Fransız bayrakları dalgalanıyordu.
Karaya ayak basar basmaz hemen eski dostu İsmet'in yanına gitti. İsmet, Tevfik Paşa Hükümeti tarafından Savaş Bakanlığı Müsteşarlığı görevinden alınmış ve Barış Hazırlıkları Komisyonu'na atanmıştı. Kâzım'ı görünce söylediği ilk söz, "Gördün mü Kâzım? Her şey mahvoldu. Benim hiç ümidim kalmadı!" oldu.
Karabekir ise "Zannediyor musun ki bizi yaşatacaklar," dedi ve ekledi: "Ermeni ve Rumlar doğudan ve batıdan Türk'ü boğacaklar. Ayaklar altında zelilâne ölmektense milletimizin bu kadar senelik yediğimiz ekmeğini namusluca ölmekle ödemek daha çok yakışmaz mı?"