Namluyu kaldırıp, kendime doğrulttum.
Planlandığı üzere dal, ayağımı itmemi bekliyordu. Etrafta çıt yoktu. Epey uzaklardan, adaya yanaşmakta olan bir vapurun sirenini duydum. Ama bu, vakumun dışında kalan bir şeydi sanki.
Şimdi ölüm vardı.
Bekledim, bekledim, siren sesinin yaklaştığını duydum, o kara anın gelmesini bekledim, gelsin ki ayağımı kaldırıp ittirebileyim; ama yapamadım.
Hep bir izlendiğim, yalnız olmadığım hissi vardı içimde, sanki bunu sırf birine göstermelik olsun diye yapıyordum ve bu eylem yalnızca kendiliğinden, saf ve ahlaklı bir şekilde olursa gerçekleştirilebilirdi.
Çünkü bu fikir, o bahar akşamının serinliğinde zihnimde dönüp durdukça, ortaya koymaya çalıştığım da ahlaki değil, özünde estetik bir eylem olmaya başlamıştı; hayatımı heyecan verici, kayda değer ve tutarlı bir şekilde sona erdirecek bir şey.
Aradığım gerçek bir ölüm değil, Romeo’yu kurtarmak isterken öldürülen arkadaşının ölümü gibi bir ölümdü.
Gerçek bir intiharın gerçek ölümü, yok edici bir ölüm değil; akıllardan silinmeyecek bir ölümdü istediğim.
Bir de o ses, ışık ve gökyüzü.
Hava kararmaya başlamıştı, geri dönen vapurun sireni inledi ve ben hala tüfeğim yanımda, sigaramı tüttürerek oturuyordum.
Kendimi yeniden tarttım.
O andan itibaren, sonsuza dek, aşağılık adamın tekiydim. Uzun süredir ağır bir bunalımdaydım, ama aynı zamanda, müthiş sahteydim ve hep öyle kalacaktım, varoluşçu anlamda otantik değildim. Kendimi asla öldürmeyeceğimi biliyordum, ne kadar içi boşalmış, ne kadar hastalıklı olursam olayım, hep bu halimle yaşamaya devam etmek isteyeceğimi biliyordum.
Tüfeği kaldırdım ve gökyüzüne kör bir atış yaptım.
Patlamayla birlikte sarsıldım. Bir yankı oldu, birkaç ince dal yere düştü. Ardından da sessizliğin kör kuyusu.