birçok bayıldığım kızların birçok büyük iltifat ve müsaadeleri beni bu kızın manasını bile iyice anlayamadığım bir bakışı kadar sevindirmiyor. evet, sadece bir bakış ve belki de biraz merhametle karışık... fakat bunun hiç olmazsa lakayt bir bakış olmaması beni yerimden sıçratıyor. içimde müthiş bir hafiflik, bir genişlik duyuyorum. belki de hakikaten sevmek budur. belki de ben şimdiye kadar sevmenin ne olduğunu bilmiyordum. acaba kendimi kapıp koyuversem mi?.. ne zaman irademe müracaat edersem büyük bir yorgunluk duyuyorum... kendimi hadiselerin eline bırakayım mı? acaba şu anda o ne düşünüyor? herhalde beni değil... niçin?.. onun kafasında bir müddet yaşamak için neleri feda etmem ki?.. her şeyi...
ne de olsa baba ölümü... ama elden ne gelir... Ömer bu anda zavallı kıza sahiden acıdığını hissetti. Dört sene evvel ölen kendi babasını hatırladı. İstanbul'da leyli mekteplerde geçen ömrü, babasını adamakıllı tanımasına engel olmuştu. Ona aydan aya para yollayan ve tatillerde evine gidilen biri nazarıyla bakmaya alıştığı halde ölüm haberi kendisini adamakıllı sarsmıştı. İnsan oturduğu odanın duvarlarından biri yok oluvermiş gibi noksanlık, bir çıplaklık duyuyor, bir gün evvelline kadar kolumuz, bacağımız gibi pek tabi surette mevcut olan bir şeyin birdenbire hiç olmasına inanmak istemiyordu...
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra gögsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?