En önemli meşgalesi kendini kontrol altında tutmak, düşüncelerini, duygularını inkâr etmektir. Kendiyle mücadele ederken yıpranır, düşüncelerini daha düşünmeden budar, daha söylemeden geri alır sözlerini, yargılarına güvenmez, kendi özelliklerinden utanç duyar, duygularını kendine yasaklar, yasaklayamıyorsa saklar..
Daha da fenası: Bir süre sonra ona böyle fukara bir kişilik dayatmalarından acı çekmeye başlar ve kendisine övgü ve saygı kazandıracak yeni özellikler icat eder.
Akıllı, düşünceli, düzenli, gayretli biri haline gelir. Taciz altındaki kişiliği bu şekilde baskılanmaya hafif hafif direnir önce, sonra yavaş yavaş ölür ve artık sadece düşlerde kendini gösterir.
Ama bizim frenlenmiş zavallı insanımız gündüzleri tek tip bir karakterdedir, güzelce makulleştirilmiş, aklı başına getirilmiş bu yaratık bir gün eski kişiliğini ya tamamen unutur, ya acıdan çığlık atar ya da ölür.
En büyük hırsızlık şu: niteliklerimi benden alıyorlar. Kendim olmama izin vermiyorlar. Her özelliğimin önüne bir ‘fazla’ koyuyorlar: fazla spontanesin, fazla safsın, fazla dürüstsün, bir yargıya varmakta fazla hızlısın…
Anlayamadığım halde anlamamı bekliyorlar; kabul edemediğim şeyleri kabullenmemi , sabırsızlıktan çıldırmama rağmen sabretmemi istiyorlar. Kendi kararlarımı almama izin yok. Kendim olmayı bırakmamı istiyorlar.
Kendim gibi olduğumdan neden işlerine yaramıyorum Bazen düşünüyorum da en yüce ilkelerin düzen disiplin ve sadakat olmadığı bir dönemde daha faydalı olabilirdim belki...
İnsanın kendi dürüstlüğünden kuşkulanması kolay bir şey değil.
Kendim hakkında ne kadar az şey bildiğimi, kendimi kandırmaya nasıl da alıştığımı, yalanla gerçeği, yalanın utancını birbirinden ayırmanın ne kadar zor olduğunu görmek bazen beni korkutuyor.
.
"İnsanın içgörü yolculuğu kendini bilmekle başlar. Neyi ne kadar az bildiğimize dair bir şüphe, dünyaya büyük sözlerle nizam verme alışkanlığından bizi geri çağıracaktır..." diyor
Uysalca ayarlamalarımızı yaparız ama ruhta hep bütün ayarlamaları hor gören karanlık bir vınlama, her kuralı yıkan ve kendisi olmak isteyen umursamaz ve erotik bir enerji vardır.
.
Geceleri yatağımdan doğrulan ve orada oturup izleyerek fark edilmeyi bekleyen işte bu yaratıktır. Uyandığım zaman yere düşüp kaçıverir, uzaklaştıkça küçülür, gölgelerle mırıltıların arasında silinip kaybolur, sadece gece ortaya çıkan bir yaratıktır; çünkü o bayağı ve korkutucu dünyada yaşama işinde, insan olduğum ve asıl benliğimi saklı tuttuğum gündüzleri izin vermem kendini göstermesine.
Bu gündüz teşebbüsünün bir parçası, sayesinde görünür bir benlik oluşturduğum yalanlar silsilesidir.
Bazen bu yalanlar resmi, hepimizin söylemek zorunda olduğu tipik vatandaşlık, erkeklik ve iş yalanlarıdır
. Bazen benliğin, var olma gerçeğinin gayriresmi yüzünü açığa çıkaran yalanlardır.
Düşmek çok uzun zaman alır. Bu sürecin bir gecede oluvert yor gibi görünen kısımları vardır ama düşüşün ne kadar ağır ve dolambaçlı olduğunu ancak yıllar sonra geriye bakınca anlarsınız.
Ne kadar çeşidi olduğunu. Kimi zaman ne kadar esrarlı ve tıpkı kaybetmenin güzelliğinin, geriye çıplak ve mucizevi ruhtan başka bir şey kalmayıncaya kadar her şeyinden sıyrılmanın güzelliğinin büyük ikramiye vaadiyle gölgelendiği kumarhanelerin ayartıcılığı gibi ne kadar baştan çıkarıcı olduğunu o zaman anlarsınız.
o uzun düşüşün bir noktasında dibe vurursunuz, ama bu yükseleceğiniz ya da illa ki yükselirsiniz manasına gelmez.
Bir adam epey bir süre zıplayıp durabilir, düşer havalanır, havalanıp düşer.
Sonunda yüzeye dönebilmesinin tek yolu karanlıkta kalmak, karanlığı içine almaktır. Belki aydınlığa çıkar, fakat karanlığı hatırlamak da iyidir onun için.
Belki bir belirleyici noktada kendini meleklerle bir hizaya getirir ama bu da şeytanın nerede yaşadığını bilmesini gerektirir, hele o sapık iblis gönlüne bunca sık girerken.
Yani sayısız sebepten dolayı, kendinden bile sakladığılara girerken.