Küfrü gerektiren bir sözü telaffuz eden veya küfür gerektiren bir fiil işleyen kimse küfrün sebeplerinden birisini işlemiş olur. Bu iki sebebin bir arada bulunmasıyla veya bu ikisinden birinin mevcudiyetiyle bir kişinin küfrüne hüküm verilir. Kişi, kalbinde meydana gelen ve küfrü mucip kılan bir itikada sahip olursa onun küfre düştüğüne hüküm verebilmek için yine bu iki unsurdan birisinin aracılğına başvurulur. İşte tam burada Mürcie'nin, kendi içerisinde ne kadar da çelişki içerisine düştüğünü anlarız. Onlar, bir insanın kâfir olmas için sadece kalben inkâr etmesini şart koşmuşlardı. Sözlü ve fiili küfrü kişilerin kâfir olması için yeterli görmemişlerdir. Oysa bu şart kabul edildiğinde bir insan hakkında hüküm vermek mümkün değildir; zira bir insanın kalben kâfir olup olmadığını bilmek, ancak ondan sadır olacak söz ve fiil ile mümkündür. Bu olmadan kalben küfür itikadıa sahip birisine hüküm vermemiz asla söz konusu değildir. Abdulkadir b. Abdulaziz der ki: "Sahibinin durumunu tespit etmeyi mümkün kılan zahiri delil kişinin kalbinde olan değil, onun sözü ya da fiilidir." İşte bu nedenle Ehl-i Sünnet âlimlerinin tamamı, dünyevi hükümlerin sadece zâhire göre verileceği hususunda icma etmişlerdir. İbn-i Hacer der ki: "Dünyevi hükümlerin zahire göre verileceği hususunda âlimlerin tamamı icma etmiştir."