Sabahın yedi buçuğunda gelip beni aldılar; cezaevinin arabasıyla Adliye Sarayına götürdüler, iki jandarma beni loş
kokulu bir odaya soktu. Bir kapının yanına oturup bekledik. Kapının ardından sesler, çağrışmalar, sandalye takırtıları işitiliyordu.
Bu sıkıntılar dışında pek de mutsuz sayılmazdım. Yine
bütün sorun vakit öldürmekti. Anılarımı gözümün önünde
canlandırmayı öğrendim öğreneli artık sıkılmıyordum. Kimi
zaman odamı düşünmeye koyuluyor, düşümde, bir köşeden
kalkıyor, yolum üzerindeki eşyaları bir bir aklımdan geçirip yine
o noktaya dönüyordum. İlk zamanlar bu gezi çabucak bitiveri-
yordu. Ama her tekrarlayışımda daha uzun sürüyordu. Çünkü,
her eşyayı, her birinin üzerindeki nesneleri, sonra bunları,
bunların ayrıntılarını, her ayrıntıda örneğin bir çatlağı, kakmayı,
onun yenik kenarını, renklerini ya da pürüzlerini bir bir gözü-
mün önüne getiriyordum.
Oysa kuru bir ağaç kovuğunda değildim. Benden daha bahtsızlar da vardı. Zaten anacığım da
böyle düşünür ve sık sık, "İnsan eninde sonunda her şeye alışır,"
der dururdu.
Cezaevi kentin ta yukarılarındaydı: küçük
bir pencereden denizi görebiliyordum. Bir gün, pencere demirle-
rine tutunup yüzümü ışığa doğru uzatmıştım, içeriye bir
gardiyan girdi, bana ziyaretçi geldiğini söyledi, içimden,
Marie'dir dedim. Gerçekten de oydu.
Yaşamda en fazla üretkenlik ve en büyük zevk,
tehlikeli yaşayarak elde edilir! Vesuvius’un eteklerinde şehirlerinizi kurun! Gemilerinizi keşfedilmemiş
denizlere yollayın! Size eşit olanlarla ve kendinizle
ihtilaf içinde yaşayın! Yönetici veya malik olamadığınız müddetçe hırsız veya intikamcı olun, siz bilgi
insanları! Korkak ceylanlar gibi ormanın karanlığında yaşamaktan mutlu olduğunuz günlerin bitmesi
yakındır!