Her insan kendinden başka hiç kimsenin olmadığı boğucu bir sis bulutunun ardında yaşadı. Arada bir mağranın derinliklerinde başka birisinin daha var olduğunu gösteren zayıf sinyaller aldı, böylece, el yordamıyla da olsa birbirlerine güvenmeye cesaret edemediklerinden ve o nihai yalnızlığın dehşetini ta bebekliklerinden beridir hissettiklerinden dolayı, insanın insana karşı duyduğu korku ve yırtıcı açgözlülük her zaman var oldu.
Konuşmak, aslında insanoğlunun aklından geçen duygu ve düşünceleri iletmek için öğrendiği noksan bir araçtır. Kimi zihinsel nüansları belirtmek için rastgele sesler ve ses bileşimleri kurarak bir iletişim yöntemi geliştirmiştir; ancak bu yöntemin hantallığı ve yetersizliği, aklın tüm inceliklerinin
gırtlaksı ve kaba iletişim şeklinde yozlaşmasına neden olmuştur.
Çocukların kör karanlıkta her şeyden korkup titremeleri gibi, biz de aydınlıkta korkarız, çocukların karanlıkta dehşetle beklediklerinden daha korkunç olmayan şeylerden...
Lucretius
Misafir gergin bir sesle sordu, "Bir mahsuru yoksa, beyefendi, o kaç yaşında?"
"On dört, önceki günden beri."
"On dört mü? Galaksi adına... Söyleyin, size bir gün evlenmek istediğini söylemiş miydi hiç?"
"Yo, hayır. Bana bundan söz etmedi."
"Eh, eğer bir gün evlenmeye kalkışacak olursa, adamcağızı vurun. Evleneceği kişiyi, yani."
"Şaka yapmıyorum. Hayatta, onun yirmi yaşındaki haliyle birlikte yaşamaktan daha büyük bir dehşet olamaz. Sizi gücendirmek istemiyorum, elbette."