Her içtiğinde masada olanları unutan bir mahalleli vardı. Ölüm denen şey, yaşam denen bu bayağı ve ehemmiyetsiz içki sofrasını unutmak için kafaya dikilen bir kadeh içkiydi belki de.
Yaşadığım sürece birisine kaba küfür kullanmışlığım olmadı. İçki içmez, sigara kullanmaz, küfür etmez biri olduğum için bana hep "İsa'ya mı inanıyorsun?" derler. İnsanı birkaç kalıpla değerlendirerek bir ömür yaşayan aptallar var. Belki rahattır öyle yaşamak ama biraz tehlikeli. Kendilerinin o ince mi ince kalıplarına girmeyen benim gibi insanların ne olduğunu tahmin bile edemezler çünkü.
Francis Thompson şöyle der: "Hepimiz başkalarının sıkıntısı içine doğduk, kendi sıkıntımız içinde ölüyoruz." Ey beni doğuran anne! Oğlun çok yakında ölüyor.
Suçluluk duygusu özünde zayıf bir histir. Korku ya da öfke, kıskançlık gibi duygulardır güçlü olan duygular. Korku ve öfke içindeyken insanın uykusu gelmez. Suçluluk duygusu yüzünden uyuyamayan kahramanların olduğu film ya da dizileri görünce gülüyorum. Hayattan bir haber senaristler nereden buluyorlarsa böyle hikâyeleri.