Görkemli binaların önünde en ufak bir toz taneciği bile olmamalı! Birkaç yaprak görmeye bile tahammülleri yok! Soruyorum kendime, acaba bu hanımlar ve beyler hiç çocuk olmadılar mı, çalım atarak önlerinde birkaç yaprak sürüklemekten hiç zevk almadılar mı, bu arada çıkan ses ve ayakkabılarının burnunda havalanan yaprakların görüntüsü kızgın annelerine veya korkunç öğretmenlerine veya kendi zavallı ruhlarının fısıltısına katlanmakta onlara hiç yardımcı olmadı mı? Acaba hanımlar ve beyler hep böyle kendilerinden uzak mıydılar ve bu nedenle pırıl pırıl kaldırımların mükemmel sözcüleri haline geldiler?
Gerçeğin çeşitli yorumlarına ilgi duyuyorum, çünkü kendi nezdimde biraz kafası karışmış gibi görünmeyi önemsiyorum. Ancak bu gerçeğin arkasındaki gerçek şu ki, kafa karışıklığı varsayımına kati surette katlanamıyorum ve bunu yine de doğru ve gerçek sayıyorum.
Aynı olayın üç farklı pencereden yorumlanışını okuyoruz. Eserde politikadan aşka, hayata dair birçok meseleye değiniyor; bize sandığımız şeyle hakikatin aslında ne kadar farklı olabileceğini gösteriyor. Yazar aynı zamanda üç acıyı işliyor: Çok sevdiği halde sevilmediği için, ne kadar zor olsa da ayrılmak zorunda kalan birinin acısı, aslında fikirleri ve anlayışı bambaşka olsa da doğduğu eve ve kültüre saygısızlık etmek istemediği için katlanan birinin acısı, doğduğu evin fakirliği nedeniyle hırsı ve öfkesi ile elde ettiği hayata aslında hiçbir zaman ait olmadığını anlayan birinin acısı.
Temelde gerçekçi bir yaklaşımla yazılmış, güzel bir kitap. Okumanızı tavsiye ederim.