Otomatik Portakal’ı elime alıp okumaya başladığımda, açıkçası bu kadar tekinsizbir dünyaya adım atacağımı düşünmemiştim. Kitap, geceleri sokakların tozunu atan ve etrafa kötü salan 15 yaşındaki Alex’in hikayesini anlatıyor. Alex tuhaf bir karakter; bir tarafta Beethoven dinleyip ruhunu dinlendiriyor, diğer tarafta çetesiyle birlikte önüne çıkan her şeye, herkese zarar vermekten çekinmiyor. İçinde hem çok ince bir zeka hem de kapkaranlık bir öfke var.
Hikayenin beni en çok sarsan kısmı, bir insanın içindeki o çiğ ve vahşi doğanın, sistemin çarkları arasına sıkıştığı an oldu. Toplum düzenini sağlamak adınainsanın içindeki kötülüğü zorla söküp almaya çalışıyorlar. Ama o an fark ediyorsunuz ki, bir insanı zorla iyi yapmak, onu iyileştirmek değil, sadece ruhunu evcilleştirmekmiş.
Dışı taptaze, canlı ve organik olan bir şeyi alıp, içini mekanik bir makine gibi kuruyorlar. Ortaya çıkan şey artık bir insan değil, sadece kurmalı bir oyuncak oluyor. Kendi iradesiyle hata yapamayan, günah işleyemeyen birinin iyiliği de sahte kalıyor haliyle. Özgür iradesiyle iyilik yapmayı tercih etmeyen birinin kötülük yapmasını engelleyerek ona iyilik yapmaktan başka şans tanımayan bir sistem var.
kobay olarak kullanılan Alex’in kötülük mekanizması bilinçli şekilde devredışı bırakıldığında aslında kendisini savunma olanağı da elinden alınıyor. Toplumda süregelen suçları azaltmak için iflah olacağı düşünülmeyen azılı suçluları topluma yeniden kazandırma ümidiyle yapılan bir uygulamanın nasıl bir fiyaskoya dönüştüğünü kitapta okuyoruz.