19 Ağustos 1099 Cuma günü, kadı beraberindeki muhacir kafilesini Bağdat Ulu Camii’ne götürür ve müminler her yerden öğle namazı için camiye akın ederken, Ramazan ayında olunmasına karşın açık açık oruç bozup yemek yemeye başlar. Bir anda çevresinde öfkeli bir kalabalık birikir, askerler de tutuklamak üzere yanına yaklaşırlar. Ama Ebu Said ayağa kalkar ve çevresindekilere, binlerce Müslüman’ın katledilmesini ve İslam’ın kutsal yerlerinin yıkılıp yok edilmesini hiç umursamazken, bir kişinini oruç bozmasının onları niye bu kadar sarstığını sorar sakin sakin. Muhacirler o gün hem ağladılar; hem de ağlattılar.
Sorumluluk duyguları aşırı gelişmiş kişiler sürekli bir huzursuzluk içindedirler, hep üzerilerine düşen bir şey varmış da yerine getirmemişler gibi hissederler.
Dışarıda şiir dolu bir gece vardı. Bu şiir içyağı kokan meyhaneyi bile, sokağın çakıl taşları üstüne konmuş bir ay parçası, yarı açık kapılardan bir yıldız görünüşü, yitirilmiş bir aşkla elden gitmiş günlerin türküsünü çağıran ağır, iniltili bir kadın sesi şeklinde sarmıştı.
Para sahibi olmak aslına bakarsan, kötü şey değildir, yalnız başka hiçbir şeyi istememek şartıyla. Hayatta gözü paradan başka bir şey görmeyen adam, tasalı beyzadedir; paranın lafını duydu mu, gözü görmez, kulağı duymaz olur. Onun için bu dolaylarda bunca sıkıntı var ya.