Artık ben akraba olmayanların birbirine ‘anneciğim, teyzeciğim, oğlum, kardeşim’ diye seslenmelerine bütünüyle karşıyım babacığım. Artık gerçek bir akrabam kalmadığı için, bütün bu soğukluklara karşıyım. Herkes birbirine adıyla hitap etsin. Mantığı seven bir insan olarak senin de bu düşünceye pek bir diyeceğin yoktur sanıyorum.
Ben seninle ilgili olayları anlatırken aslında senin nasıl bir insan olduğunu belli etmemeye çalışıyorum; aklımca asıl babamı kendime saklıyorum. Sonra da seni anlamadıkları zaman onlara kızıyorum.
Emin Efendi cuma namazından çıkanlara, halkı tahta ata karşı kışkırtan el ilânları dağıtırken yakalandı ve dört saat emniyeti umumiye nezaretinde kaldı. Ertesi gece de meçhul şahıslar tarafından istasyon caddesindeki ağaçların gövdelerine, üzerinde çarpı işaretleri bulunan tahta at resimli kağıtlar yapıştırıldı.
Derler ki, denizi her tarafları kuşatmış olan ve tepelerinde ve düzlüklerinde sayısız çirkin yapının kaynaştığı ve tarihin her gün istimlâke uğradığı büyük bir şehirde, gökyüzüne yükselen bir konağın belediye parkından kaç misli büyük bahçesinde demirden bir at heykeli varmış ve bu anıtın anlamı denildiğine göre şu demekmiş: Konağın ve daha nice varlığın sahibi, köşkünün önünden geçen halka demek istermiş ki: ey halk! Siz böyle at gibi uysal kaldıkça dünya davalarına at gibi baktıkça benim varlığım da gökyüzüne doğru yükselir de yükselir. Bu atın mânâsı buymuş. Sizin atınızın temsili nedir? Sizin atınız hangi akla hizmettir? Bu başımıza gelen kaçıncı rezalettir? Yakın tarihimizi ve kültürümüzü ve edebiyatımızı ve sanatımızı ve imalatımızı ve siyasetimizi kemiren bu tahta at zihniyeti, bu elem verici zavallı görünüşüyle bizi daha ne kadar tahta nalları altında inletecektir? Gövdesinde barındırdığı yarım yamalak sahte savaşçılarıyla bizi daha ne kadar tehdit edecektir? Hiç utanmak yok mudur? (Bundan sonra Tuzcuoğlu’nun sözleri, yazılabilir olmaktan çıktı.)
Nasıl anlatsam, birtakım insanlar zenginler, katı yürekliler filân beğenilmez ya; onların insanlıktan yoksun olduğu, nasıl başarı kazanırlarsa kazansınlar, değerleri bilemeyecekleri ileri sürülür ya; işte bunlara karşı çıkanlar da bir bakıma onlar gibiymiş. “Geriye ne kalıyor peki?” Diye sormayı akıl ettim bütün şaşkınlığıma rağmen.