Eğitim sistemimizin mevcut yapısı, farklı eğitim felsefelerinin birbiriyle çatıştığı ve tutarlı bir zemine oturamadığı eklektik bir kimlik bunalımını yansıtmaktadır. Sistem, temelinde Daimicilik anlayışıyla değişmez ve evrensel değerlere sahip "ideal" bir birey tipi hedeflemekte; ancak bu hedefe ulaşmak için Esasicilik felsefesinin katı disiplin, öğretmen merkezli anlatım ve ezberci yöntemlerini kullanmaktadır. Zamanla bu geleneksel yapının yetersiz kaldığı fark edildiğinde, sisteme modern bir çehre kazandırmak amacıyla İlerlemecilik adı altında, öğrenciyi merkeze alan ve "yaparak-yaşayarak öğrenme" modelini vadeden reformlar yapılmıştır. Fakat bu değişim sadece isimde kalmış, sahadaki gerçeklik ve sınav odaklı sistem esasiciliğin gölgesinden kurtulamamıştır.
Bu hibrit model de çözüm üretmeyince, toplumsal sorunları eğitim yoluyla aşmayı ve sistemi kökten değiştirmeyi amaçlayan Yeniden Kurmacılık hamlelerine girişilmiş; ancak bu arayışlar, toplumun kültürel kodları ve pedagojik ihtiyaçlarıyla bütünleşemediği için bir "deneme-yanılma" döngüsüne dönüşmüştür. Sonuç olarak; kökü daimicilikte, yöntemi esasicilikte, maskesi ilerlemecilikte ve arayışı yeniden kurmacılıkta olan bu yapı, felsefi bir bütünlük sergilemekten uzaktır. Bu felsefi karmaşa, sistemin ne dünyaya ne de toplumsal gerçekliğimize tam anlamıyla temas etmesine izin vermekte; bu yüzden hangi açıdan bakılırsa bakılsın, ortaya çıkan tablo bizden bir parça taşımayan ve aidiyet hissi uyandırmayan yabancı bir yapı olarak kalmaktadır.