Bu kitabı okuduktan sonra bir süre sessiz kaldım. Çünkü “Taşların Anlattığı”, yalnızca bir hikâye anlatmıyor… Kalbini açıyor, senin de kalbine dokunuyor.
Bir aile düşünün; üçüncü çocukları ağır engelli doğuyor. Ne konuşabiliyor ne yürüyebiliyor… Ve o an, sadece bir çocuğun değil, bütün ailenin kaderi değişiyor. Kitapta beni en çok etkileyen şey, kardeşlerin bu duruma verdikleri farklı tepkiler oldu.
Abi, kardeşine sımsıkı bağlanıyor. Adeta onun gözü kulağı oluyor, onunla bir dünya kuruyor. Ama abla... Kardeşini yok sayıyor, belki de kaldıramadığı için. Ve çocuk öldüğünde, tepkisiz kalıyor. Bunu okurken yargılamadım, çünkü Clara Dupont-Monod kimseyi yargılamıyor. Sadece gösteriyor, hissettiriyor.
Sonra dördüncü çocuk doğuyor. Sağlam bir bebek. Bu sefer abla bağ kuruyor, ama abi içe kapanıyor. Bu kırılganlık, bu geçişler, bir evin içindeki görünmeyen çatlaklar... Taşların dilinden anlatılıyor. Evet, anlatıcı gerçekten taşlar. O bahçedeki taşlar her şeyi görüyor, her şeyi biliyor. Ve biz o taşların gözünden izliyoruz tüm bu sessiz çöküşü ve yeniden ayağa kalkışı.
Kitabın dili sade ama sarsıcı. Abartı yok, duygu sömürüsü hiç yok. Ama her cümlesi dolu, yerli yerinde.
Bence aile içinde kırılmalar yaşamış herkes, özellikle de “normal”in dışındaki bir çocukla temas etmiş aileler bu kitabı okumalı. Çünkü bu kitap, görmezden geldiklerimize sessizce dokunuyor.
Ve bazen en derin yaraları sadece taşlar anlatabiliyor.