Wells'in hayal dünyasını ve yazım dilini çok seven biri olarak, yaşadığı dönemdeki dünya görüşünü merak ettiğim için okuduğum bir kitaptı. 1. Dünya savaşı (tüm savaşları bitirecek savaş) zamanında gazeteye yazdığı makalelerin derlemesi olması benim için kitabın en ilgi çekici kısmıydı. Çünkü bizzat savaş halinde iken ve o psikolojinin hakim olduğu bir dünyada yazılmış olması ve yazan kişinin bir Viktorya dönemi insanı olması, bana eski dünyadan yeni dünyaya geçme sürecinde olunan bir ortamda güçlü bir ülke vatandaşının düşünce yapısını ortaya koydu. Balkanların durumundan, Amerikan halkına seslenişe kadar 11 farklı başlıkta makale yazarak görüşlerini sanki sizinle konuşuyormuş gibi anlatmış. Birçok konuya değinmiş. Özellikle elestirilerinin merkezinde sert bir şekilde Almanya duruyor.
En çok dikkatimi çeken şeylerden biri ise emperyal bir görüşte olmayan Wells dahi, haritalar çizmekten kendini alamamış olması. Bir sürü ülkenin haritasını bazen kendini kaptıran bir üslupla çiziyor hatta bunun absürtlüğünü kendisi de fark ediyor. Genel olarak bizim sömürgeci olarak adlandırdığımız devletlerin motivasyonlarının aslında sömürmek değil, toplum olarak medeni ve daha üstün oldukları için diğer 'barbar' uluslara da biçim vermenin ve bunun Dünya'nın özellikle de Batı'nın güvenliği adına bir görevleri olduğunu algıladım ben Wells'in üslubundan. Merkezdeki düşünce yapısının (emperyalist yada liberal) en büyük motivasyonlarından biri bu gibi. Aslında Almanya'yı(prusyacılık) en büyük tehlike olarak görüp, Rusya'yı neden görmediği ile ilgili yazdığı bir pasaj bu düşüncemi pekiştirdi:
"Prusyacılık ortadan kaldırıldıktan sonra makul biçimde birleşmiş bir Batı Avrupa'nın, 200 yıldır endişe etmediği Doğu'dan gelebilecek saldırı riskinden bundan sonra da endişe etmesi gerekecek mi? Ben
" Almanya'nın bundan sonra ne yapacağına dair en ufak fikre sahip olduğuna inanmıyorum. Esas itibariyle, bu milyonlarca insan artık evlerine dönemeyecek. Kesinlikle bir daha işlerine geri dönmeyecekler çünkü işleri ortadan kaybolmuş olacak. Şu anda tüm bu şeyleri geri koymaya çalışan Avrupa devletlerinin yönetimini düşündüğümde, komşusunun boğazını kesmeye çalıştığı ve sonra tövbe ettiği bir arkadaşın hikâyesini hatırlıyorum. Adam boynuna dolanmış bir havluyla tuhaf sesler çıkararak kadına yaklaşmış. Bu, kadın için ıstırap verici ama aydınlatıcı bir deneyimdi. Çok cesur ve becerikli bir kadındı ve elinden gelenin en iyisini yaptı. Kadın, "çok fazlaydı," diyor. "Bir şeyin içimizde bu kadar yoğun ve dolu dolu olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu." Bu gibi zamanların özelliğidir bu - dünyada ve özellikle insanların zihninde, dağlar kadar yenilmez ve denizler kadar derinlemesine kök salmış görünen bu kadar çok şey sihirli bir şekilde sağlamlığını kaybeder, soluklaşır, değişir, kaybolur. "