Zamanın birinde büyük, güzel, yeşil bir kapı varmış. Elinde sadece anahtarı olan bir yolcu da doğru kapıyı arar dururmuş. Günlerden bir gün yeşil kapının önünde bulmuş kendini. İçindeki ses ve etrafındaki tüm işaretler o kapının doğru kapı olduğunu fısıldamış gönlüne. Kapıyı inceleyip dururken üzerindeki özeni, desenleri, çiçekleri görmüş. Elindeki anahtarı saklayıvermiş çünkü eğer anahtarı kullanırsa kapı açılacak ve geçip gitmesi gerekecekmiş. Öylece kalmış kapının önünde umut ve tutku ile… Kapı da günden güne güzellik kazanmış, yolcunun ona ilgisi ve sevgisi ile yeşili daha yeşil olmuş, çiçekleri daha mis gibi kokmuş. Sonra kapının gönlüne bir his düşmüş, acaba açılmayarak bu yolcunun gideceği yere engel mi oluyorum diye. Amacı ben değilim, varmak istediği bir yer var belli ki demiş. Kafası karışık bir halde usulca açılmış kendiliğinden. İçinde derin bir üzüntü ve eksiklik hissi ile yolcunun gitmesini beklemiş. Yolcuya son bir soru sormak istemiş : Nereye gitmek amacın demiş? Yolcu düşünmeden: Mevla’ya gitmekti amacım demiş. O güne kadar açılmadığına üzülmüş yeşil kapı. Hadi demiş yolcuya durma git. Manayı Mevla’da bul. Yolcu bir adım dahi atmamış, gözleri dolu dolu cevap vermiş yeşil kapıya. Seni öyle sevdim ki, Leyla oldun bana. Hani derler ya, Leyla’dan geçmeden Mevlâ’ya varılmaz diye, doğru değilmiş sende öğrendim. Mevla sende gizli bir hazine bana, sana baktıkça seni sevdikçe yaklaştığım hissettiğim bir hazine. O sebeple hiçbir yere gitmiyorum benim güzel yeşil kapım. “Mevlâ’ya Leyla’yı geçerek değil, Leyla ile varılır. “