Zaman geçtikçe, birlikte yaşama faaliyetleri ve genetik değiş tokuşun etkisiyle sonunda vicdanımızı kanımızın rengine, gözyaşımızın tuzuna karıştırdık ve bu da yetmezmiş gibi, gözlerimizi içeriye dönük aynalar haline getirdik ve onlar da sonuçta çoğu zaman ağzımızla inkar ettiğimiz şeyleri hiç çekinmeden gösterir oldu.
“İçimdeki bir şeyleri yitirdim. Yaşamdan hiç korkmadım ama yaşama doyup yaşamaktan bıkacağımı hiç düşünmemiştim. Hayat beni o kadar tatmin edip doyurdu ki hiçbir şey arzulamıyorum.”