“Jamal” Üzerine Birkaç Söz – Yaşayarak Okuduğum Bir Kitabın Ardından
Bazı kitaplar vardır, okursunuz ve bitince kapatıp rafa koyarsınız. Ama bazı kitaplar vardır, sizi sayfaların arasına alır, içine çeker, kalbinize dokunur ve bir süreliğine orada kalır. Selahattin Demirtaş’ın Jamal adlı kitabı tam da böyle bir eserdi benim için.
Okurken sadece karakterleri takip etmedim; onlarla birlikte yaşadım, yandım, umutlandım, bazen kahkaha attım, bazen içim acıdı. Her bir öyküde, her bir satırda, yaşanmışlığın izini, insani duyguların yoğunluğunu, toplumsal kırılmaların gölgesini iliklerime kadar hissettim. Demirtaş, sade ama güçlü diliyle hem bireysel hikâyelere hem de toplumun ortak yaralarına öyle zarif bir şekilde temas ediyor ki, anlatılanlar kurgu olmasına rağmen gerçeğin ta kendisi gibi geliyor.
Jamal, sadece bir karakterin ya da bir olayın hikâyesi değil. Aynı zamanda bir coğrafyanın, bir halkın, bastırılmış umutların, dirençli kadınların, suskun çocukların ve konuşan yüreklerin kitabı. Her öyküde ayrı bir dünya kurulmuş, ama o dünyaların hepsinde tanıdık bir ses var: vicdanın, adaletin ve insan olmanın sesi.
Selahattin Demirtaş’ın cezaevi koşullarında yazdığı bu eser, yazma cesaretinin, kalemin direncinin ve edebiyatın dönüştürücü gücünün bir kanıtı gibi. Kitabı bitirdiğimde kendimi sadece bir okur gibi değil, aynı zamanda bir tanık gibi hissettim.
“Okumak yetmez, hissetmek gerek” derler ya… Ben bu kitabı sadece okumadım; yaşadım.
Ve şimdi, içimde bir yerlerde Jamal’dan kalanlarla biraz daha insan, biraz daha farkında, biraz daha dirençliyim.