Yürüyordum. Yürüdükçe kapanıyordum. Geceden beri düşüncelerim kafamda birer bilyeye dönüşüyordu, hepsi bir yandan çemberler çizdiler. Bazı anlar oldu birbirleriyle çarpıştılar, bazıları hiç hareket etmediler; bazı çemberler tamamlandı, bazı çemberler yarıçaplarıyla sınırlı kaldı. Neydim ben? Sonunda ben de soruyorum o sihirli soruyu: Neydim ben? Bu soruyu ilk duyuşumun üstünden yalnızca iki ay geçti. Ne cevabını bulabilirdim ne de soran kişinin neden böyle bir soruyu yönelttiğini anlayabilirdim. Bu sorunun zihnimin derinliklerinden sessizce dilime varması için yalnızca iki ay yetmişti. Şimdi yürüyorum tenhalarda, yürüyorum ki bilyeler dursun, yorulana kadar yürüyeceğim. İşte şurada bir ağaç! Belki de onun dibinde oturmalıyım. Belki de lisede, okuldan çıktığım zamanlarda, annemin beni almasını beklerken yaptığım gibi o ağacı kendime dost belleyip ona sarılmalıyım. Evet, işte bunu yapmalıyım. Gittim onun yanına, üstünde yürüyen karıncaları daha önce hiç seher vaktinde izlememiştim.
‘’Ah!’’ dedim ‘’Gün nasıl da geçmedi bir bilseniz’’
‘’Yatakta döndüm durdum. Onu düşündüm, geleceğimi düşündüm. Geleceğim ve o birbirinden ayrı mı iç içe mi diye düşündüm.’’
Başımı salladım.
‘’Evet, biliyorum.’’ dedim ‘’İnsanın bir şeyleri mahvetmesi için birçok yolu vardır. Kadere çomak sokmaksa bu yolların en beteridir.’’
Acaba o yolda mıyım? İnsan o yola girdiğinde mi böyle uzunca düşünür? Yoksa bu sorular bir çeşit başlangıçlara mı gebedir? Tanrım, deliriyorum galiba. Başımı ağaca yasladım, kollarımla onu sıkarak sarıldım.
‘’Belki de çocukluğumdadır’’ diye fısıldadım. ‘’Sence?’’ diye sordum gözümün ucuna takılan ilk karıncaya. ‘’Sence de oradaki bir yanlış şimdiyi bile etkileyebilir mi? Yoksa bunu düşünmek hiç sorumluluk almamak mıdır? Söylesene, kimse söyleyemiyor sen söyle, her şey