Beni omuzlarından kaydırarak yere attılar. Ateşim çıkmış gibi titriyordum. Gün usul usul doğuyordu. Kürtler merakla beni inceliyorlardı. Yaşımın küçüklüğünün ve içinde bulunduğum zor durumun farkına varan bazılarının vicdanı sızladı. Kafamı kaldırıp bakınca; içlerinden birkaç kişiyi şaşkınlıkla tanıdım: Haseno; Murado; Halilo; babamın çifliğinden çocuklardı ve uzun yıllar soframızı paylaşmışlardı. Onlar da beni tanıdılar:
"Lo! Bu el kadar çocuğu kaçırarak yanlış yaptık; yanlış yaptık!"
Evde; beni yakalayanın Karaçöl'ün Hamo'nun oğlu Emir olduğunu öğrendim. Murado bana acıdı. Harmanisini çıkarıp; soğuktan donmuş vücudumu korumak için bana verdi. Sarığını tutan siyah puşiyi çözdü ve başımın üzerine attı. Murado bana yardım ediyordu. Ağlayarak ona döndüm: "Bani neden buraya getirdiniz? Ne yapacaksınız bana?"
Sessiz kaldı. Yalvararak ayaklarına kapandım:
"Murado! Soframızda yediğin ekmeğin hatırına; beni evine götür; karına emanet et; beni Musa Bey'e verme!"
"Kızım; seni evime alamam; Musa Bey beni öldürür. Tek çaren var: Birazdan o gelince kendini atının önüne at; ayaklarını öp; merhamet dile. Belki zavallı haline; gençliğine acır da seni babanın evine geri gönderir."
Dado kanlar içinde; cansız yere yığıldı. Öldüğünü düşünüp; onu çiğneyip geçtiler ve beni de yanlarına alarak yola koyuldular. Saf kafamla; beni de dövüp yarı yolda bırakacaklarını düşündüm: Ama hızlanarak Surp Sarkis Kilisesi'nin yıkıntılarına doğru yönelmişlerdi. Ancak o zaman; beni temelli götürdüklerini anladım. Tüm gücümü topladım; ağzımdan tıkacı attım ve ters yönde koşarak bağırmaya başladım:
"Yardım edin! Yardım edin! Kardeşlerim! Beni götürüyorlar! "
Yerler; yoğun yağmurdan dolayı ıslaktı. Çıplak ayaklarım kaydı; yüzüstü düştüm. Ellerinde kılıçlarla iki Kürt; bana doğru koşarken kendi dillerinde haykırarak tehditler savuruyorlardı:
"Kafir oğlu kafir! Ayağa kalk! Hemen! Musa Bey'in emri olmasaydı seni paralamıştık. Bir daha da kaçmaya kalkma."
Korkuyla ayağa kalktım ve deli gibi onlarla birlikte koşmaya başladım. Uzaktan; gitgide yaklaşan askeri birliğin tüfek sesleri duyulmuştu. Bir umut ışığı yeniden yüreğimi aydınlatmıştı ki; maalesef çok geçmeden söndü. Kürtler; yarım saat boyunca az sayıdaki askerin üzerlerine açtığı ateşe coşkuyla karşılık vermişlerdi. Yeniden yola koyulup ağır ağır; kıvrıla kıvrıla akan ve karanlıkta bize beyazmış gibi görünen Karasu yönünde ilerlemeye başladık. Kilisemizin çanının uzun ve kasvetli sesi; bu kanlı gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. Komşu Ermeni köylerini yardıma çağırıyordu. Heyhat!
Artık yapacak bir şey yoktu; Kürtler amacına ulaşmıştı. Benim içinse; bir an görünür gibi olan zayıf umut ışığı; tamamen sönmütü.
Köyümün çan seslerinin yankısını duydukça acı acı ağlıyordum.
"Ne isterseniz götürün; paraları alın; malı mülkü alın ama Allah'ın; Peygamber'in aşkına kızı bırakın!"
....
Yarı ölü; zavallı Dado; ayakta zor duruyordu; ağzından burnundan kan geliyordu. Nefesim kesilmişti; ona yardım edebilecek halde değildim. Amcamın talihsiz karısının kanlar içindeki yüzünü görmemek için; gözlerimi kapadım. O esnada; dışarıda gözcülük yapan Kürtlerin sesi duyuldu:
"Lo Lo ! Acele edin; askerler geliyor!"
Bu uyarı; içeride büyük kargaşa yarattı. Ellerine ne gelirse toplayıp bohçaladılar.
...
VARTENİS KÖYÜ
Perişan Hanım; ağabeyi Mirza Bey'le birlikte bu misafirperver eve sık sık gelen; burada çok iyi karşılanan eski bir tanıdıktı. Ağabeyinin ölümünün ardından; Musa Bey'in zalimliklerine katlanamayıp araya mesafe koymuş; yanlız yaşıyordu.
Bu karışık ve zor zamanda; Perişan Hanım'ın ziyareti beklenmiyordu. Bildik nezaket sözlerinin ardından; konuk ağzındaki baklayı çıkardı: " Defalarca ekmeğinizi yediğim için sizi uyarmaya geldim. Musa Bey evinize saldırmayı; erkeklerinizi öldürmeyi; güzel kadınlarınızı ve genç kızlarınızı kaçırmayı tasarlıyor. "
Perişan Hanım bu eli kulağında tehlikenin önüne geçebilmek için derhal kadın ve kızların evden uzaklaştırılmasını ve evin daha fazla korunmasını tavsiye etti. Reis Miro'nun cesur ve mağrur karısı Khudo; ona gülerek söyle cevap verdi:
" Hanım; ben kırk yaşındayım. Bugüne dek kimse evimize saldırmaya cesaret edemedi. Musa Bey ve emrindekiler defalarca bizimle aynı sofrayı paylaştılar. Musa Bey bu söylediklerini yapmaz. "
Perişan Hanım başını salladı ve cevap verdi:
" Ben kardeşimin oğlunu tanıyorum. Tam bir canavardır. Hiç kimseye saygısı yoktur. Sizi uyarmış olayım. Felaket başınızda dolanıyor. "