tam gotik havalarda: Robert Louis Stevenson’un Olalla diye kısa bir hikayesi var. Zaten Stevenson deyince insanın aklına hemen Dr. Jekyll ve Mr. Hyde geliyor ya, bu da aynı karanlık atmosferde ama daha melankolik, daha “içli” bir hikâye.
Kısaca olay şu: bir İngiliz askeri savaşta yaralanıyor ve iyileşmek için İspanya’nın dağ köylerinden birindeki eski bir malikaneye gönderiliyor. Orada Olalla diye bir kızla tanışıyor, tabii ki aşık oluyor ama bu kız da bir tuhaf... Hem çok zarif hem de sanki ruhu yüzyıllardır yorgunmuş gibi. Ailesi desen daha da tuhaf; annesi sessiz, bakışlarıyla ürpertiyor insanı. Ev desen çöküyor zaten. Her şey böyle bir uğursuzluk havasında.
Ama asıl mesele şu: bu hikaye aslında kanla, mirasla, içimizde taşıdığımız “karanlıkla” ilgili. Olalla, güzelliğin ve aklın sembolü ama ailesinin geçmişinden kurtulamıyor. Adam da bunu anlayınca “gerçek aşk bazen vazgeçmektir” tribine giriyor ve çok tatlı bir şekilde ayrılıyorlar.
Atmosfer çok iyi kurulmuş, karakterler kısa sürede insanın aklına kazınıyor. Hani gotik edebiyat seviyorsan – vampirli, lanetli, eski malikaneli falan – Olalla seni kesin sarar. Kısa da zaten, bir oturuşta bitiyor.