Bazen insanın içi o kadar dolar ki, kelimeler taşmak için bahane arar. Benimki de öyle işte... Ne zamandır yazmak istiyorum, anlatmak istiyorum. Çünkü sustukça içimde biriken şeyler ne başarıyı kutlamama izin veriyor, ne de huzurla uyumama.
Ben ailede "güçlü" olmaya mecbur bırakılanlardanım. Sessiz kalınca “olgun”, duygularımı bastırınca “iyi çocuk” oldum. Kendi hislerimi hep başkalarının iyiliğine feda ettim. Ama çocuk aklıyla öğrenemediğim bir şey vardı: Sevilmek nasıl bir şeydi gerçekten? Karşılıksız, hesapsız, yargısız...
Zamanla anladım ki bazı insanlar sadece seni hayatta tutar ama yaşatmaz. Kendi ailemde bile zaman zaman en çok kendimi yabancı hissettim. En güvende hissetmem gereken yerde en kırılgan, en sessiz, en anlaşılmayan kişi bendim. Küçük yaşta büyümek zorunda kalmak, bazen büyüklerin bile taşımaktan kaçtığı yükleri sırtlamak demekti.
Ama işte, kırıldım ama dağılmadım. Yoruldum ama yıkılmadım. Ağladım, sustum, yazdım, unuttum sandım... Sonra yeniden başladım.
Bugün geldiğim yer belki çoğu kişi için bir başarı hikâyesi. Ama bu başarı, sadece rakamlarda, iş unvanlarında, diplomalarda değil. Asıl başarı, içimdeki çocuğu hâlâ koruyabilmemde. Umut etmeyi her şeye rağmen sürdürebilmemde.
Aşka da küskünüm. Öyle romantik cümleler kuramayacağım. Çünkü sevgi bana çoğu zaman eksik, yalan ya da koşullu geldi. "Seni seviyorum" diyenlerin çoğu, beni en çok yaralayanlardı. Belki bu yüzden artık aşka değil, sadece güvene inanmak istiyorum. Güven varsa, sessizlik bile yeter. Ama yoksa, en güzel sözler bile gürültüden ibaret.
Yine de umut arıyorum. Belki bir gün... Sevmeyi de, sevilmeyi de yeniden öğrenirim. Belki bir gün biri, bana kendimi unutturmaz da, olduğum gibi hatırlatır. Belki bir gün, yalnızca başarılı olduğum için değil; sırf ben olduğum için kıymetli